Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Ebedi Kaderin İçinde “Kader”

Bu Yazıyı Paylaşın:
Ebedi Kaderin İçinde “Kader”

Benim Kaderim…

“Çünkü O yazmasaydı, O istemeseydi olmazdı…” dediğimiz anda imanımızın olmazsa olmazlarını, üst dinamiklerini, derinlikli kulluk mantığını, yaratıcı-kul ilişkisini ifade eden her şeyi bir çırpıda söylemiş oluyoruz, değil mi? Ne bir eksik ne bir fazla. İyilikte de kötülükte de ne iyiliğe niyetlenen irademizi reddedebiliriz ne de kötülük karşısındaki göreceli çaresizliğimizi... Bazen iyilik yapmak başkalarına nasip olur, bazen de kötülüğü hiç kimse engelleyemez. Fakat ya dünyada ya da ahirette hesabı sorulur… “Niçin dünyada hesabı sorulamıyor da ahirete erteleniyor?” diyenler, hem dünyada hem ahirette bir düzen olması gerektiğini, dünyanın ahiretin tarlası, ahiretin de dünyanın hasat yeri olduğunu kabul etmiş oluyorlar… Sadece biraz sabır; ama “anında görüntü” istiyorlar… Öyleyse ahiret ile ilgili bir tereddütleri olmaması gerekir. Yine aynı düşüncede iseler dünyayı yaratanla ahireti planlayan bir Yaratıcı olduğunu da kabul ediyorlar demektir. Biz tüm bunlara “iman” diyoruz. Çünkü dünyada da ahirette de adına “ilahi” dediğimiz bir tasarruf bekledikleri belli. Söylediklerimizi safdillik olarak görenler, Allah’ın (c.c.) kullarına da hüsn-ü zan içinde olduğumuzu anlamışlardır. Çünkü hayat tecrübemiz, “ateistim” diye bağıranların, görev esnasında hasbelkader kurşun yediklerinde “Allah” diye bağırdıklarını görmüştür. Demek ki yaşarken riya yapıyorlarmış. Gece gündüz, inkâr amacıyla Allah’ın varlığını düşünce planında olsa bile masaya yatırsalar dahi Allah’ın (c.c.) da onlarda bir izi oluyor demek ki… Oysa gece gündüz Allah’ın o yüce zatını zikrederek düşünmek, tahkik ehlinin işidir. Bu tefekkürle ebedi hayatlarını kurtarırlar. Bu konuda haklı ya da haksız olmanın determinist sonuçları var tabii. O yüzden (hak ediyorsa) “Kâfirler için yaşasın cehennem!” diyoruz. Uhud Savaşı’nın akabinde sahabelere bağırarak “Yendik sizi.” diyenlere “Bizim ölülerimiz cennette, sizinkilerse cehennemde.” diyen sahabe aynı zamanda şunu söylemişti: “Siz haklıysanız biz sadece yoruluruz, ama biz haklıysak siz yandınız…” İmanı tümdengelim yoluyla kabul edenler için bu durum ne tartışılabilir ne de masaya yatırılabilir.

Bir insan kendi iradesi yokmuş gibi “Ne yapayım; iyiliğe de kötülüğe de gücüm yok benim.” derse ayrı bir dert, “İnsan için irade esastır, başka belirleyici hiçbir güç yoktur.” derse daha incelikli, başka bir derdi dillendirmiş olur. Ama tarihte bu konu farklı nüanslarda kelâmî problemlerin çözümünde ve gerçek hayat içinde dillendirilse de şu anki fiili durum kadar vahim bir tarzda dillendirilmemişti. “Her şey Allah’ın takdirindedir.” düşüncesiyle “Kulun iradesi burada nasıl değerlendirilmeli?” bağlamında ele alınan konular şeklindeydi. Şimdi ise tartışma, Allah’ın sıfatları konusunda kafası karışmış olanların (hâşâ) O’nun zatının yokluğunu tartışmaya açtığı, inançsızlığa kapı aralayan bir boyuta taşındı. Kafası karışanlarla kafa karışıklığını gidermeye çalışanlar arasındaki tartışmalar bu durumu yeterince anlatıyor. Elbette bizim yaklaşımlarımız da bundan nasibini alacaktır. Parça pinçik verilerden oluşan bilgi kirliliği, ortaya sürülen felsefelerin tarihte benzerleri olan didiklenmiş bilgilerden oluşması, büyük bir kimlik ve kişilik arayışında olan devasa kalabalıkların acınacak hâli konuyu bir “inanç krizine” çevirmiş durumda. Bilgi kirliliğinin yayılma hızı, sosyal medyada beyni yavaşlamışların zihinsel kaoslarıyla bir araya gelince ne dediğini bilmeyen marjinallere de bir fırsat doğmuş oldu.

Bütün güzellikleri içinde barındıran cenneti dünyaya taşımak, zevklere düşkün bir dünyada imtihan edilmeyi reddetmek, hatta “Benden izinsiz beni niye yarattın?” gibi saçma bir ego ile merhameti, adaleti, nizam ve düzeni reddeden bir psikoloji ile karşı karşıyayız. Sınavın, imtihan edilmenin mantığını kavrayıp ebedi hayatın güzellikleriyle tanışmak yerine daha dünyadayken isyan etmek… İsyanını, Yaratıcı’nın niteliklerini bilmeden sorduğu ukalaca sorularla yaymak; kendine benzeyenler üretmek… Şeytanın askerliğine soyunmuş; üstelik bunun farkında. Bu bozuk psikoloji yaygınlaşıp İslam’a yönelik itirazlar hanesine yazılıyorsa artık ideolojik bir kılıfa bürünmüş demektir. İmtihan mantığıyla tasarlanmış dünya hayatının içinden “din” kavramını ayrıştırmaya yönelik bir dinsizlik akımına dönüşüyor. Güya Allah’ın (c.c.) zatını, varlığını ve birliğini sorguluyorlar. Yani bu sadece “ben oynamıyorum” psikolojisi değil. Allah, ahiret, peygamberlik kavramlarına gölge düşürmeye çalışıyorlar. İmanın gaybi oluşu, ahiretin varlığı gibi konular artık flu bir görüşle değerlendiriliyor. Artık bu arkadaşlara Allah’ın varlığı, ahiretin varlığı, hayatın amacı, insanın dünya hayatında niçin imtihan edildiği gibi temel konularda yeni baştan izah, ispat ve delillendirme dersi vermek gerekiyor. Hatta nefsin özellikleri, şeytan ve melek, insan zihninin işleyiş biçimi, bilinçaltı ve hatta yetişme bozuklukları gibi düşünce ve davranışları etkileyen her şeyi tek tek anlatmak gerekiyor. Yani konu “imana davet” seviyesinde ele alınmak zorunda artık… Çünkü kader gibi en zorlu ve ciddi teslimiyet gerektiren bir konuda ciddi kafa karışıklıkları var.

Mümkün olan en güzel evren, harikulade tasarlanmış bir dünya ve özel bir canlı olan insan… En güzel kaderin benim kaderim olduğundan şüphen varsa Allah’ın merhametini, adaletini bilmiyorsun demektir. “Kulum bana bir adım yaklaşırsa…” şeklinde başlayan hadis-i kudside de kulun iradesine net bir şekilde vurgu var. “Ben kulumun zannı üzereyim.” sözünde de başka cepheleri olmakla beraber kulun iradesine ciddi bir vurgu oluşu çok açık. Zihinsel dünyamızdaki ilginç gelgitler, kalbimizin hakikati onaylayan tasdik mührünün aksine sesler çıkartabilir. Oysa bunların hiçbir önemi yoktur. Zihnimize yansıyan her şeyi mutlak irademizin bir yansıması olarak kabul edemeyiz. Buradaki “irade”, merhameti çok yüksek ve affediciliği sonsuz bir Yaratıcı’ya büyük bir ümitle iman ettikten sonra böyle bir Yaratıcı’yla olan ilişkisinde inkâr edemeyeceği tüm günahlarına rağmen iyilikten, doğruluktan ve hakikatten yana tavır ortaya koymaktır. Bu da ancak zihninin tüm çeldiricilerine rağmen kalbinin sesini dinleyen bir “irade” ile mümkündür. Gaybe iman etmekte her zaman zihinleri mütevazı düzeyde zorlayan açık bir kapı olmak zorunda. “Bitmeyen sorular” diyelim buna. Sorular bitmeyeceğine göre her seferinde “sil baştan” diyemeyiz. İmanın “gaybî” yapısına en teslimiyetli duruş, yaşadığımız evrenin ontolojik ve epistemik doğasıyla anlam kazanıyor ve imanı kıymetli kılıyor. Ve bu sayede O’nun (c.c.) kendi zâtını tanıttığı kadar O’nu (c.c.) tanıyor, hissediyor ve varlık delilleri hakkında tefekkür ediyoruz. Aklî platform ve yetenekler bizi buraya kadar taşıyor zaten, “huzur” için bu dahi yeterli. “İyi ki varsın ya Rabbi.” dememize rahatlıkla yetiyor. Çünkü biliyoruz ki aksi mümkün değil. Hâlî, ruhî zevk ve itminanlar, tatminler ise sonsuz bir ufukta, büyük bir okyanusta seni öldürmeden yaşatan ve her türlü (maddi ve manevi) gıdalandıran, hayat bahşeden sonsuz ilim ve kudret sahibiyle olan kıymetli zihinsel ve duygusal diyalogların ve bağların… Dışarıdan kendine baktığında maddi, fiziksel, maddesel düzeyde dahi her hücrende, her zerrende moleküler düzeyde yaşadıkların sana “hayret” olarak geri dönüyorsa, kendine biraz acıyor, kendini biraz seviyorsan, bir damla gözyaşı, huzur dolu bir ümit, çağlayanlar gibi bir sevgi, o büyük haşyet ve merhamet karşısında engin bir saygı ile mukabele etmen gerekmez mi? Nefesini O (c.c.) dilemezse alamayacağın, parmağını O dilemezse kaldıramayacağın bir evrende -dilersen bunun tersini haykır- bu tablo hakikatin ta kendisidir. Tüm güç ve kudret O’na (c.c.) ait olduğu hâlde, ister tasdik ister inkâr edebilmendir “irade”. Senin hür tercihlerinle O’na yaklaşabilmen yani itaatin, tasdikin o kadar kıymetli ki, her an sayesinde aldığın nefesle O’na (c.c.) koşmandır irade. Sana verdiği kıymet o kadar açık ki, seni yaratmış… Şu an dahi bu konuyu düşünecek dev bir literatür ve düşünce ajandası var… Eline geçen her veriyi O’nun aleyhinde kullanma müptezelliğine rağmen, seni nefesinden etmiyor; seni düşünmen için var ettiği o kadar açık ki… Bir kez daha, bir daha ve bitmeyen “dahalar” defasınca, sana her an şans tanıyacak kadar merhametli… Her ânına, her tercihine kıymet veriyor... Seni sırf “sen” olduğun için var eden ve değer veren bu yüce güce saygın bu mu olmalı?

Şimdi tüm bu düşüncelerin içini dolduracak bazı mütalaalara yer verelim:

İnsanlar uçlarda gezmeyi seviyor, çünkü düşünme kapasitesileri çok yüksek… Kaderiyye ve Cebriyye kavramları da İslam düşünce tarihinde (Kelam ilminde), insanın iradesi, fiilleri ve kader karşısındaki konumu üzerine ortaya çıkmış, birbirine tamamen zıt iki ana akımdır. Bu iki ekol, “İnsan kendi kaderini kendi mi yazar, yoksa her şey önceden yazılmış bir senaryodan mı ibarettir?” sorusuna cevap arar. İrade üzerinden böyle bir tercih arayışı, insana hayatının her ânını düzenleyebilme yetisi veriyor mu sizce? Çok istediğiniz ve üzerinde çok çalıştığınız bir konu tam da sizin istediğiniz gibi gerçekleşmezse ne yapacaksınız, söyler misiniz? Nitekim Kaderiyye, yani özgürlükçü yaklaşım, adını “kader” sözcüğünden almış olsa da ironik biçimde kaderi inkâr eden ya da sınırlayan bir akımdır. İrade ile yaratma aynı şey değil ki, “İnsan, kendi fiillerinin yaratıcısıdır.” diyorsun!.. Evet, eğer insan özgür olmasaydı, Allah’ın insanları ödüllendirmesi (cennet) veya cezalandırması (cehennem) adaletsizlik olurdu. Ama senin tercihlerin konusunda da Allah adildir, dolayısıyla insanı fiillerinde serbest bırakmıştır. Peki bu durum, “Kul, kendi fiilinin yaratıcısıdır.” cümlesiyle mi ifade edilmeli sence… “İradem var ve her dilediğim olur.” demekle aynı bu… Emin misin? “İçimden geçen her şey gerçekleşir.” demek istiyorsun bir bakıma… Hatta böyle olmazsa da “Varlığını inkâr ettiğim Tanrı’ya kızma hakkım var.” diyorsun… Ehh, senin adına zor bir durum bu; içinden çıkılası değil… Talip olduğun, özgürlüğün bu türü ve böylesi, başına bela olmasın sakın!.. Fransız İhtilali’nde bile özgürlüğün bu kadarını kastetmemişlerdir, çılgın… Ne diyeyim; “Seni çılgın seni, sen neyin peşindesin?” demekten kendimi alamıyorum. Yani, kısaca söylemek gerekirse, “Tanrıcılık oynanmaz…” Tanrı var ve zaten bir tane… Firavunculuk da oynanmaz, ama istersen, Firavun olabilirsin… Rol yapmana gerek yok!..

Dedik ya insanoğlu uçlarda gezmeyi seviyor… Mutlak hümanizm ya da aşırı özgürlükçü felsefe diyorlar buna… Cebriyye’ye gelince… Onun da düşünsel bir serencamı, hikâyesi var. “Yazgıcı, Fatalist Yaklaşım” diyorlar buna. Adını “zorlama” anlamına gelen “cebr” kelimesinden alıyor. Kaderiyye’nin tam zıddı… Cebriyye de diyor ki: “İnsanın hiçbir iradesi ve seçme hakkı yoktur. Her şey Allah’ın ezeli takdiri ve zorlamasıyla gerçekleşir.” Gerekçesi şudur: Evrende tek yaratıcı ve güç sahibi Allah’tır. Eğer insanın da bir iradesi olduğunu kabul edersek, Allah’ın mutlak gücüne ortak koşmuş oluruz. İnsan, rüzgârın önündeki kuru bir yaprak gibidir; rüzgâr onu nereye üflerse oraya gider.” düşüncesi… Allah’ın mutlak güç ve kudret sahibi olduğu bir hakikattir; ama insan bunu kendi iradesini reddederek ifade etmemeli. İnsanı bir robot gibi niteleyen bir anlayış bu. “İnsanın sorumluluğu yoktur, Allah öyle istedi.” demek istiyor. Buna kim inanır, Allah aşkına… Sen, Allahu Teâlâ ile ilişkilerini böyle bir zemine mi oturtuyorsun!.. Böylece sorumluluklarından kaçabileceğini mi sanıyorsun? Öyleyse devam et, ne diyelim… Bu sefer de iradeyi kullandığın yer, sorumluluklarınla yüzleşmek, sonuçlarına katlanmak olacaktır. Varlığını inkâr ettiğin bireysel iradenin, seni getireceği yer budur. Şimdi suç senin mii yoksa iftira attığını inkâr mı ediyorsun? Unutma! İftira atmak da bir iradedir… Ömrü boyunca kendi iradesiyle parmağını dahi kıpırdatmamış adam tepkisi veriyorsun… Gerçekten inanıyor musun buna? Allah aşkına söyleyin; bütün bu ikircikli düşünceler, dert irade ise, insana atılmış iki büyük kazık değil mi?

İslam dünyasının çoğunluğunun benimsediği Ehl-i Sünnet (Maturidi ve Eş’ari) inancı, bu iki aşırı uç akımın ortasını bulmuştur. Buna göre; “İrade ve seçim insana (Kesb), yaratma ise Allah’a (Halk) aittir.” Yani insan rüzgârın önündeki yaprak olmadığı gibi, her şeyi tek başına var eden bir güç de değildir.

Ben şöyle soylu, böyle güzel, böyle iyi ahlaklı biriyim; her şey yolunda, dengelerim iyi. Ama aniden intihar etmeye karar veriyorum. Kararlıysam kim engel olabilir ki? Tüm bu safhalarda irademe benden başka rezerv koyacak kimse yok. Ölürüm ölmem ayrı konu ama buna karar vermenin hürriyeti gibi ucuz bir tatminin peşinde olmam haricinde dilediğimi yapmamın önünde zorlayıcı bir engel yok ki… Ama biri gelip beni öldürürse ve ona engel olacak güç bende yoksa böyle bir akıbetin önüne kim geçebilir? İrade o kadar kıymetli bir şeydir ki sana “İradeni ortadan kaldıralım; her şeyi Allah dilesin, dilerse engellesin, dilemezse engellemesin.” denilse, eminim “Hayır, iradem elimde olsun” dersin. Hâşâ, Allah’a güvenmediğinden değil, irade çok kıymetli bir şey olduğu ve biz de programlanmış robotlar olmadığımız için… Zaten o dilemedikçe yaprak dahi kıpırdamaz denildiğinde bu hakikate iman ediyor olman tüm bu olaylardan önce bir tasdik ise senin için çok kıymetli. Buna tevekkül diyoruz. Gelişme ihtimali olan olaylardan biri geliştikten sonra bir tasdik ise yine çok kıymetli. Çünkü buna da rıza deniyor. Peki bu ikisi arasındaki fark ne? Aslında bir fark yok… Allah’a teslim olmuş bir insan için, iradesini sebeplere sarılarak kullanan bir mü’min olmak, yani hem sonuna kadar Allah’a güven, hem de iyilik doğruluk ve güzellik adına ne varsa sonuna kadar elinden geleni yap; yani yine iradeni kullan… Buna rağmen sonuç istediğin gibi olmadıysa da isyan etme… İstediğin gibi olduysa da her şeyi kendinden bilme; “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” de. İrade önemsiz olsaydı, İslam âlimleri “Kul kasteder, Allah yaratır.” demezlerdi. Yani iradeni kullandığında Allah senin kastını (sonuçlarını) yaratır diyorlar. Peki, zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah’ın indinde sen ve yaşadıkların, henüz gerçekleşmeden biliniyor ve sebepler dairesi içinde ve niyete, kasıta, tercihe bağlı olarak yaratılıyor ise ve hatta sebepsiz olarak da yaratılabiliyor ise bu oluşu anlamaya çalışmak seni çok büyük bir hayret âleminde ve sonsuz bir haşyet âleminde ve sonsuz bir ilim ile yüzleştirmiyor mu? Böyle düşünmek, çok somut bir gerçek ve somut bir iman değil mi? Anlamadığımız ve asla anlayamayacağımız pek çok şeyi, huzur içinde bir teslimiyetle ele almamızı, hissetmemizi sağlamaz mı? Hz. Peygamber (s.a.v.), kendisine gelip dua isteyen epilepsili bir kadına ya da gözünün açılması için dua isteyen bir âmâya ister sabret cennetle müjdeli ol, istersen dua edeyim açılsın diyorsa iyiliğin de derece ve alternatiflerine kapı açılıyor demektir. Bu örneklerde olduğu gibi, her ikisine de Allah’ın kudretinin yettiğini bilen biri kendi isteğiyle bu sonuçlardan birine tercih hakkını kullanır ki, bunun adı ancak “iman” olabilir. Somut, canlı, diri ve dingin bir iman… Tereddütsüz bir iman…

Her şey çok açık, değil mi?