Yapay Zekâ ve Şehirlerin Dönüşümü / Dr. Şeyma Filiz
Yapay zekâ artık sadece komut bekleyen değil, kendi başına karar verebilen sistemlere doğru evriliyor. Bu teknolojilerin şehir hayatına yerleşmesi, kentle kurduğumuz ilişkiyi ve gündelik alışkanlıklarımızı ne yönde değiştirebilir?
Yapay zekânın özellikle generative AI dediğimiz üretken yapay zekâya evrilmesi ile birlikte büyük bir dönüşüme şahit oluyoruz. Yapay zekâ elbette 2022’nin sonlarında ChatGPT’nin hizmete sunulması ile ortaya çıkmadı; 1950’li yıllara dayanan bir gelişim sürecinden söz ediyoruz. Ancak 2022 yılını bir dönüm noktası olarak değerlendirmek mümkün. Geçmişte iletişimi insanlar arasındaki ilişkiler üzerinden tanımlarken, bugün insan–makine ve makine–makine iletişimini de kapsayan tanımlar yapabiliyoruz. Bu durum hem bireysel hem de toplumsal dönüşümü getiriyor. Yapay zekânın insansı özellikleri, derin düşünebilme, karmaşık problemleri çözebilme yeteneği başlangıçta sizi onaylayan, sizi size yansıtan robotik özelliklerinin çok ötesine geçiyor.
Bu teknolojiler, gündelik hayatımızı şekillendirdikleri gibi şehirlerle kurduğumuz ilişkileri de etkiliyor. Bugün şehirlerin dijital altyapısı olarak adlandırabileceğimiz 5G, Wi-Fi, sensör teknolojileri ve akıllı cihazlar, büyük verinin sosyal ortama aktarılmasını sağlamakta. Yani teknolojinin teknik arka planını sosyal pratiklere kavuşturan sistemler hayatımızda önemli bir yer alıyor. Bu hâliyle örneğin şehirlerde dijital ikiz sistemi simülasyonu ile trafik yönetimi yapılabilmekte, akıllı ev ya da yüz tanıma sistemleri ile güvenlik sağlanabilmekte ya da şehirlerin açık veri portalları aracılığıyla şeffaf veriye ulaşılabilmektedir. Nitekim şehirlerde de bu dönüşümün somut örneklerini görüyoruz. Yerel yönetimlerin yürüttüğü dijital ikiz projeleri, kentin farklı noktalarına yerleştirilen IoT sensörleri ve 7/24 izleme sistemleriyle birlikte çalışıyor; fiziksel kentin sanal bir temsili üzerinden trafik, enerji ve güvenlik verileri gerçek zamanlı olarak takip edilebiliyor. Bu, dijital ikiz kavramının soyut bir teknoloji terimi olmaktan çıkıp, gündelik kent yönetiminin bir parçası hâline geldiğini gösteriyor.
Geleceğin şehirlerini konuşurken artık sadece teknolojik ya da ekonomik büyümeyi değil, insanı ve doğayı merkeze alan yaklaşımları da duyuyoruz. Bu yaklaşımlar pratikte ne kadar karşılık buluyor?
İletişim odaklı akıllı şehirlerin temel özellikleri arasında yalnızca akıllı iletişim ve dijital altyapı değil, aynı zamanda yönetişim, paydaşlar, akıllı turizm ve sürdürülebilirlik kavramlarının bir bütün olarak ele alınabileceğini ifade etmek isterim. Sizin sorunuzla ilişkili olarak sürdürülebilirlik, dünyamızı ilgilendiren en önemli başlıklardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada düşük karbon hedefleri, inovasyon ve dijitalleşme bir arada düşünülüyor. Bir taraftan hızlı bir teknolojik gelişme süreci yaşanırken ekonomik hedefler ortaya konuluyor ve ne yazık ki sürdürülebilirlik daha geri planda kalabiliyor. Bu noktada sürdürülebilirliği sadece çevre odaklı söylemler değil, aynı zamanda vatandaşlar için daha yaşanabilir, nefes alan, herkes için erişilebilir ve hayatını kolaylaştıran çözümler olarak düşünmek de önemlidir.
Uygulama kısmında ise sürdürülebilirlik ve çevre alanında öncü şehirlerden biri Kopenhag’ın karbon nötr hedefleri dikkat çekici ve sevindirici. “Copenhagen Solutions Lab” diye bir yapıları var: Şehrin dört bir yanına yerleştirdikleri sensörlerle hava kalitesini, enerji tüketimini, trafik yoğunluğunu ölçüp bu veriyle günlük kararlar alabiliyorlar. Bisiklet sistemi de bunun en görünür yüzü zaten; insanları karbon ayak izini azaltmaya nazikçe zorluyor diyebiliriz.
Barcelona’da da benzer bir hikâye var ama biraz farklı bir yerden: Eski bir sanayi bölgesini, 22@Barcelona projesiyle bir teknoloji ve inovasyon merkezine çevirmişler. Ben bunu okurken şunu düşündüm: Aslında sır gayet basit; doğru altyapıyı, doğru insan kaynağını ve doğru bilgi birikimini aynı yere getirebilirseniz iş oluyor. Barcelona da sensörlerle, açık veri sistemleriyle vatandaşa ve işletmelere gerçek hizmetler sunarak markasını inovasyonla özdeşleştirmiş durumda.
Diğer yandan artan büyük veri ile birlikte şehirlerin veri merkezlerine yöneldiğini görüyoruz. Bu noktada büyük ve yeni yapay zekâ odaklı veri merkezleriyle, enerji kullanımı ve karbon emisyonlarının yanı sıra su tüketimini artırdığı biliniyor. Ayrıca bu veri merkezlerinin aralıksız çalışması ve çevreye yaydığı gürültü kirliliği de son günlerde gündeme geliyor ve önemli bir tartışma konusu. Kısaca bu şehirlerin kendi başlarına karar alabildiği ancak bunun yerine küresel sorumluluk ile hareket etmeleri gereken bir farkındalık ve uygulama gerektiriyor.
Şehirlerin beklenmedik krizlere ve ani değişimlere karşı hazırlıklı olması giderek daha çok önem kazanıyor. Bir kriz anında akıllı sistemler ne kadar fark oluşturabiliyor?
Akıllı sistemler doğrudan teknoloji ile bağlantılı görülmektedir, ancak inovasyonun da yıllar içerisinde geliştiğini vurgulamak gerekir. Örneğin, doğal afetler ve özellikle deprem felaketleri özelinde Japonya’nın yıllardır aldığı önlemleri de bu teknolojinin içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Japonya’nın ülke markası incelendiğinde de bu ikili yapı net görülüyor: Deprem ve tsunami gibi doğal afetler ülkenin en büyük kırılganlığı olarak tanımlanırken, aynı zamanda teknolojik inovasyon ve kriz yönetimi kapasitesi ülkenin en güçlü yönlerinden biri olarak öne çıkıyor. Yani kırılganlığı güce çeviren bir ülke örneğinden söz ediyoruz.
Bu noktada, şehirlerin potansiyel krizlere hazırlıklı olması ve akıllı şehir sistemlerine bu politikaları entegre etmesi büyük bir potansiyel çözüm oluşturuyor. Deprem özelinde dirençli akıllı binalar, deprem sırasında kullanılan akıllı sensör ve uyarı sistemleri, mobil uygulamalar, sinyal olmadan iletişim koordinasyonunu mümkün kılan sistemler önemli. İstanbul özelinde de buna benzer bir altyapı örneği var: Başakşehir’deki Uluslararası Uptime Institute Tier III sertifikalı veri merkezi, 7/24 izleme sistemleri ve ileri düzey güvenlik altyapısıyla operasyonel sürekliliği güvence altına alıyor. Böyle bir altyapı, olağan zamanda kent verisini bütüncül biçimde izlerken, bir kriz anında da koordinasyonun sürdürülebilmesi için kritik bir omurga oluşturuyor. Yine kriz sonrası koordinasyonun sağlanması da akıllı şehir altyapısının, yönetişim, paydaşlar ve vatandaşlar arasındaki kullanımı ile öne çıkıyor. Ben ayrıca akıllı şehir markalaşması perspektifiyle şehirlerin imaj ve itibarlarına da dikkat çekmek istiyorum. Doğal afet riski taşımasına rağmen akıllı şehir koordinasyonunu sağlayabilen ülkelerin ziyaretçi çekebildiğini, vatandaşları için refah ve güvenli alanlar inşa edebildiklerini ve sürdürülebilir bir yapıya kavuştuklarını görüyoruz.
Bir şehrin ‘akıllı’ bir marka olması sizce sadece teknolojik altyapı kurmaktan ibaret mi? Küresel çapta güçlü ve kalıcı bir marka kimliği oluşturulurken insani, çevresel ve kültürel değerler işin neresinde duruyor?
Bu soruyu da bir önceki sorunuzla bağlantılı olarak cevaplamak isterim. Akıllı bir marka dediğimizde aslında soyut bir kavramdan söz ediyoruz. Hatta akıllı şehir imajı, kimliği ve konumlandırması da ilk bakışta pek bir şey ifade etmeyebiliyor. Ancak, kavramı, tam olarak dikkat çektiğiniz insani, çevresel ve kültürel değerlerle birlikte düşündüğümüzde somutlaştırma imkânı buluyoruz. Örneğin, doğal afetler için dirençli bir akıllı şehir inşa etmek dediğimizde hem vatandaşlarımızı hem de tarihî ve kültürel değerlerimizi özenle koruma altına alabiliyoruz.
Burada Berlin’in hikâyesi bence çok öğretici. Duvar yıkıldıktan sonra şehir “Be Berlin” kampanyasıyla kendini yeniden tanımlamaya çalıştı; ama mesele bir logo ya da slogan bulmak değildi. Asıl niyet, toplumdaki bölünmeyi onarmak ve Berlinlileri sürecin içine gerçekten çekmekti. Sonunda vatandaşlar şehrin sadece sakinleri olmaktan çıkıp, onun hikâyesini anlatan, onu başkalarına tavsiye eden insanlara dönüştüler. Yani bana kalırsa akıllı şehir markası bir gösterge panosu değil; insanların o şehri birbirine nasıl anlattığıyla var oluyor.
Geniş bir perspektifle baktığımızda bir şehri itibarlı kılan temel özellikler demokratik değerler etrafında şekilleniyor. Akıllı şehirler ise gerek veri güvenliği gerekse etik ve katılımcı değerleri önceleyen yaklaşımıyla şeffaf bir yönetim sunuyor. Bunun karşılığı da elbette iyi bir şehir markası. Yatırımcı için, uluslararası öğrenci için, kısa süreli ziyaretçi için ilgi çekici bir tercih hâline geliyor. Bu ekonomik, sosyal ve kültürel yapıyı besleyen uzun soluklu bir süreç ve en güzel sonucu ise küresel ölçekte tanınırlık.
Sizin de belirttiğiniz gibi, bazen şehrin internetteki vitriniyle sokağın gerçekliği arasında bir kopukluk yaşanabiliyor. Bu kopukluğu aşmak ve kentin o gerçek ruhunu dijitale yansıtmak için neler yapılabilir?
Şehir markalaşmasının özünde çok temel bir kavram var: Özgünlük. Yani kültürel olarak kendimizde var olan özgün unsurları ve değerleri tanıtmak temel önceliğimiz oluyor. Daha önce verdiğim örnek üzerinden devam edersek Kopenhag’ın yeşil stratejisi aslında kendinde var olan özelliklerin bir marka yansıması ve bunu dijital dünyaya aktararak güç kazanıyor. Ya da İstanbul, herkesin yakından bildiği, mutlaka bir anısının, hikâyesinin olduğu çok büyük bir kültür merkezi.
Asya’da Güney Kore’nin kültürel özellikleriyle teknolojiyi çok başarılı bir anlatıya dönüştürdüğünü gözlemliyoruz. Bunun arkasında akılda kalıcı küresel kültürel unsurlar, müzik, diziler, gastronomi, güzellik, bakım ve teknolojik unsurlar var. “Kore Dalgası” ya da Hallyu dediğimiz bu fenomen o kadar güçlü ki, 2019 yılında vizyona giren “Parasite” filminin En İyi Film dâhil dört dalda Akademi Ödülü kazanması bile Güney Kore’nin küresel görünürlüğünü ve ulusal imajını taçlandıran bir dönüm noktası oldu. Yani kültürel ihracat, doğru zamanda gelen bir teknoloji ve dijitalleşme anlatısıyla birleşince inanılmaz bir yumuşak güce dönüşebiliyor.
İstanbul gibi binlerce yıllık çok katmanlı kültürel mirasa sahip köklü metropollerin, tarihî dokularını ve sıcaklığını yitirmeden dijital dünyanın sunduğu yeniliklerle harmanlanabilmesi sizce ne tür yaklaşımlarla mümkün olabilir?
Bu konuda ziyaretçilere akıllı şehir deneyiminin aktarılmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Her zaman ulaşılabilir Wi-Fi ağları, dijital asistanlar, çok dilli mobil uygulamalar bu deneyimin temelini oluşturuyor. Londra bu işi güzel yapıyor bence: 2010’dan beri açık veri platformları var ve bunu doğrudan “London is Open” sloganıyla birleştirmişler. Yani veriyi açık tutmakla, şehri açık tutmak arasında bir bağ kurmuşlar. Küçük ama akıllıca bir hamle.
Ücretsiz müze ve galeri girişleri de ciddi bir çekicilik yaratıyor. Mesela Londra’nın turizm hesabında sadece büyük merkez müzeler değil, Güney Londra’daki Horniman Museum gibi daha yerel bir mekân bile “ücretsiz bir gün geçirilecek yer” diye tanıtılıyor; sergisi, akvaryumu, bahçesi, canlı müziği; hepsi bir arada. Bu bana şunu gösteriyor: Şehir sadece merkezini değil, çok popüler olmayan yerlerini de parlatıp anlatınca daha samimi, daha erişilebilir görünüyor. Benzer şekilde Amsterdam’ın özellikle dijital kampanyalarının da şehir merkezinden ziyade yerel bölge ve etkinliklere dikkat çektiğini ifade etmek gerekir.
İstanbul’un da bu noktada zengin kültürel yapılarını tanıtmak için herkes için ulaşılabilir fiziksel çekicilik ve kampanyalar ile birlikte dijital içerik/servislerin satın alınmasını teşvik etmesi gerektiğini düşünüyorum. Burada Türkiye’nin güçlü dizi ve film üretimi gerçekten kullanılmayı bekleyen bir potansiyel: Popüler dizi mekânlarının, artırılmış gerçeklik (AR) ya da sanal gerçeklik (VR) destekli tematik rotalarla, erişilebilir ulaşım ve gerçek zamanlı yoğunluk bilgileri eşliğinde sunulması güçlü bir izlenim yaratabilir. Bunun dışında, diğer örneklerde olduğu gibi İstanbul’un gizli kalmış değerlerine dikkat çekilebilir. Bu şehirlere daha çok ziyaretçi çekebilecek akıllı şehir marka inşası hem de dijital pazarlama stratejisini getiriyor. Herkes için güvenli, eşit, hesap verilebilir, erişilebilir, etik ve veri temelli bir yaklaşım için dijital araçların kullanımının teşvik edilmesi önemli. Böylece kültürel unsurları ve tarihî değerleri korumak için daha çok fırsat bulabileceğimize inanıyorum.
Günümüzde bir şehri sadece gezmek değil, o şehri ‘deneyimlemek’ daha ön planda. Akıllı teknolojilerin, bir şehre adım atan kişinin o kentle kurduğu duygusal bağı zenginleştirmesindeki rolü ne olabilir?
İstanbul’un marka stratejisinin temelini lokal gibi deneyimlemek oluşturuyor. Bunun sadece İstanbul özelinde değil, küresel olarak mümkün olabilmesi için lokal deneyimlerin ön plana çıkarılmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu noktada şehirde yaşayan insanların iş çıkışında en çok hangi parka gittikleri, ay boyunca sunulan ücretsiz etkinlikleri, şehirdeki uluslararası festivalleri, gastronomi noktalarını çok iyi bilmeleri gerekiyor.
Bunun dışında doğrudan ziyaretçi deneyimine odaklanan mobil uygulamaların, şehrin önemli noktalarına konulan bilgilendirme ekranlarının, yapay zekâ sohbet robotlarının ve en önemlisi kesintisiz dijital bağlantıyı sağlayacak 5G ile Wi-Fi altyapısının tüm şehirde yaygınlaşması gerekiyor. İstanbul dünyada en çok ziyaretçi çeken şehirlerin başında geliyor. Ziyaretçilerin konaklama süreleri ise 2-3 gün kadar. Bu durumda lokal deneyimi kompakt bir hâlde verebilecek stratejilere ihtiyacımız var. İstanbul denilince akla gelen Kız Kulesi, Eminönü, Taksim, Galata Kulesi gibi özel mekânları bu lokal deneyimler ile zenginleştirmek, bunu dijitale yansıtmak önemli bir duygusal bağ yaratır diye düşünüyorum.
Duygusal bağın en kıymetlisi ise gönüllü olandır. Herhangi bir baskı ya da dışarıdan bir etki olmadan kalpleri kazanmak bir şehrin başarabileceği en güzel kültürel adım ve en kalıcı olanı. Bir sonraki adımda sadece zihinde kalmıyor, ayrıca orada eğitim, iş kurma, belki uzun vadeli yaşam ya da yatırım imkânlarını değerlendirmeye başlıyorsunuz. Ya da en basit hâliyle gönüllü bir elçi olarak şehir hakkındaki izlenimlerinizi hem dijital hem de kişisel ortamlarda paylaşarak şehir için değer üretiyorsunuz.
Şehirler uluslararası arenada yatırım, nitelikli yetenek ve ziyaretçi çekmek için ciddi bir rekabet içinde. Dijital araçları bu rekabette bir ‘yumuşak güç’ unsuru olarak konumlandırmak sizce ne tür pratiklerle hayata geçirilebilir?
Çok önemli bir konuya değindiniz. Aslında şehir markalaşması boyut değiştirerek zamanla katma değer üreten bir alan arayışında. Bunun en iyi örneklerinden birini de Berlin üzerinde görüyoruz. Şehir marka stratejisi ile inovasyon merkezi olarak yatırımcı ve nitelikli iş gücünü çekmek üzere planlı bir pazarlama stratejisi yürütülüyor ve tüm bu süreç akıllı şehir altyapısı ve söylemleri ile destekleniyor. Berlin özellikle yabancı girişimciler için gerçek bir cazibe merkezi olmuş; oraya gelen insanlar kendi ağlarını, deneyimlerini, sermayelerini de beraberinde getiriyor ve şehrin start-up kültürünü asıl zenginleştiren de bu oluyor.
Benzer bir dinamiği farklı bir formda Seul’de de görüyoruz. Seul’ün yumuşak gücü yalnızca teknolojiden değil, teknoloji ile kültürel ihracatın -Hallyu dediğimiz Kore Dalgası’nın, K-pop’un, Kore dizilerinin- birlikte kurgulanmasından geliyor. Yani şehir, dijital altyapısını yalnızca hizmet sunmak için değil, kültürel bir anlatının taşıyıcısı olarak da kullanıyor; bu da Seul’ü genç, dinamik ve küresel ölçekte cazip bir dijital şehir markasına dönüştürüyor.
Elbette şehirlerin ziyaretçi çekmesi hem kültürel hem de ekonomik katkılar getiriyor, ancak inovasyon odaklı bir strateji geliştirerek bunu başarmak şehrin gelişimine çok büyük katkılar sağlıyor. Burada dijital araçların klasik reklam ya da tanıtım kampanyalarından neden daha güçlü bir yumuşak güç unsuru olduğunu da vurgulamak isterim: Geleneksel tanıtım tek yönlü bir mesaj iletirken, açık veri, katılımcı platformlar ve kullanıcı deneyimine dayalı dijital araçlar, hedef kitleyi sürece ortak ediyor. Berlin’de yurttaşın veriye erişimi, Seul’de kullanıcının günlük hayatına eklemlenen dijital rehberlik sistemleri bunun somut örnekleri. Bir şehir kendini anlatmak yerine, insanların o şehri kendi deneyimleriyle anlatmasına imkân tanıdığında, yumuşak güç kalıcı hâle geliyor; çünkü artık inandırıcılığı dışarıdan değil, bizzat deneyimleyenden geliyor.
“Akıllı şehir” kavramı son yıllarda çokça konuşulan, hatta moda hâline gelen bir başlık. Peki bu alanda gerçekten yol alan şehirlerle, sadece bu etiketi kullanan şehirleri birbirinden neye bakarak ayırt edebiliriz?
Akıllı şehir kavramının bir marka stratejisinin ötesine geçmesi için temel unsurlara ihtiyaç var. Bunların temelinde, şehirlerin teknolojik imkânları kullanarak sorunlarına çözüm üretmesi ve vatandaş katılımını artırması yatıyor. Bu konuda samimiyeti ölçebilmek için de şehirlerin mevcut akıllı şehir projelerinin yanı sıra akıllı iletişim imkânları, dijital altyapı yatırımları, dijital yönetişimi, paydaş iş birlikleri, sürdürülebilirliği ve akıllı turizm hizmetlerine yönelik yatırımı çerçevesinde belirleniyor.
Aslında bu altı bileşeni -akıllı iletişim, paydaşlar, akıllı yönetişim, sürdürülebilirlik, akıllı turizm ve dijital altyapı- bir arada düşünmek gerekiyor; çünkü bir şehir bunlardan yalnızca birini, örneğin sadece dijital altyapıyı öne çıkarıp diğerlerini ihmal ettiğinde ortaya “etiket” düzeyinde kalan bir akıllı şehir söylemi çıkıyor. Gerçek bir akıllı şehir markası ise bu bileşenlerin birbiriyle karşılıklı ilişki içinde, tutarlı bir kimlik, konumlandırma ve imaj üretecek şekilde bütünleşmesiyle ortaya çıkıyor. Örneğin, bir şehir açık veri portalı kursa da bu veriyi vatandaş katılımına, şeffaf yönetişime ve nihayetinde şehrin anlattığı hikâyeye bağlamıyorsa, elimizde teknik bir altyapı var ama bir marka yok demektir.
Bu unsurların varlığına dayanan bir kimlik oluşturma sürecinin kitleler üzerinde karşılık bulduğu gerçek bir yumuşak güç oluşturduğunu, zihinlerde akıllı şehir imajı kazandığını ve çabalarının bu teknoloji odaklı konumlandırma stratejileri üzerinde şekillendiğini görüyoruz. Ve sanırım bu noktada baştaki sorunuza da dönmüş oluyorum: Yapay zekâ ve akıllı teknolojiler şehri sadece daha “verimli” kılmıyor; insan ile makine, vatandaş ile kurum arasında yeni bir iletişim biçimi kuruyor. Bir şehrin gerçekten akıllı olup olmadığını anlamanın en güvenilir yolu da tam olarak burada saklı: Teknoloji, o şehirde yaşayan insanlarla ne kadar gerçek, ne kadar sürdürülebilir ve ne kadar paylaşılabilir bir ilişki kuruyor?
