Sınır Yoksa Sinir Vardır / Aile Danışmanı İlknur Özhan
Kitabınızın adı çok şey anlatıyor aslında: “Sınır” yoksa “sinir” vardır. Bir evde sesler yükselmeye başladığında, çoğu zaman altında çizilmemiş bir çizgi olduğunu söylüyorsunuz. Sinirle sınır arasındaki bu bağı biraz açar mısınız?
“Sınır yoksa sinir vardır” ifadesi sadece bir kafiye değil, insan psikolojisinin en temel savunma mekanizmalarından biridir bence. Bir evde sesler yükseliyorsa, çoğu zaman mesele öfke değildir. Öfke sadece görünen kısımdır. Altında çoğunlukla ihlal edilmiş, hiç çizilmemiş ya da korunamamış sınırlar vardır. Çünkü sınır, insanın “ben buradayım” diyebilme şeklidir. Sınır, bir kişinin kendini tanımlama biçimidir. Sınır yoksa kişi kendini koruyamaz, kendini ifade edemez ve zamanla içeride biriken duygu “sinir” olarak dışarı çıkar.
İnsan ruhunu bir ülkeye benzetirsek, sınırlar o ülkenin gümrük kapılarıdır. Kimin içeri gireceğine, ne kadar kalacağına ve hangi kurallara uyması gerektiğine o ülkenin sahibi karar verir. Eğer gümrük kapılarınız yoksa, gelen geçen sizin en mahrem yerlerinizde izinsizce dolaşır, kaynaklarınızı tüketir ve size ait olanı çiğner. İşte o an hissettiğiniz o yoğun öfke, yani “sinir”, aslında ruhunuzun size verdiği bir uyarıdır: “Kendini koru!”
Şöyle düşünelim: Bir evde biri sürekli diğerinin eşyalarını izinsiz kullanıyor. İlk başta ses çıkmayabilir. İkinci, üçüncü seferde yine susulabilir. Ama bir noktadan sonra küçük bir olayda bile büyük bir patlama olur. Çünkü mesele o eşya değildir artık. Mesele, “benim alanım yok” duygusudur. İşte bu yüzden sinir çoğu zaman geç kalmış bir sınırdır.
Ben her zaman şunu söylerim: “Sinir, çizilememiş sınırın koruyucusu ve çığlığıdır.”
Sınır çizemeyen insan, öfkesini kontrol edemez hâle gelir. Çünkü o öfke, aslında başkalarına değil, kendi çizgisini koruyamadığı için kendine duyduğu bir kızgınlıktır. Ve böyle insanlar genelde iki uçta yaşar: Ya tamamen susarlar ya da bir anda patlarlar. Oysa sağlıklı olan, duyguların birikmeden ifade edilmesidir. Çünkü sınır zamanında konursa, sinire gerek kalmaz.
Evlilikte de bu çok net görülür. Eşlerden biri sürekli fedakârlık yapıyorsa, “olsun”, “idare edeyim” diyorsa, bir süre sonra bu kişi en küçük meselede bile sert tepkiler vermeye başlar. Çünkü aslında yıllardır söylediği şey şudur: “Ben yokum.” Ne yazık ki insan, kendinin yok sayıldığı bir yerde uzun süre kalamaz.
Bu yüzden sınır koymak, sadece ilişkiyi korumak değil, insanın kendi varlığını da korumasıdır. Dolayısıyla sınır konulan yerde bağ zayıflamaz, aksine güçlenir. Çünkü herkes yerini bilir.
Net bir kural vardır: Sınırı koyduğunuzda siniri yönetmek zorunda kalmazsınız; çünkü o sinir zaten sınırın olmadığı boşluktan doğar.
“Hayır” demek birçok insan için hâlâ zor. Hatta söyledikten sonra suçluluk duyanlar var. Sınır koymayı bu kadar ağır bir iş hâline getiren şeyler neler sizce?
İnsan ilişkileri, sanki uzun bir yol gibi… Herkesin gelip geçtiği, kimi zaman durup soluklandığı, kimi zaman iz bıraktığı bir yol. Bu yolun en önemli noktalarından biri ise görünmeyen ama çok şey belirleyen sınırlar. Adeta bir geçiş kapısı gibi… Ne giriyor, ne çıkıyor, kim ne kadar yaklaşabiliyor; bunları belirleyen o ince çizgi sınırdır.
Bazı insanlar bu kapıyı sonuna kadar açık bırakır. Gelen geçene “buyur” der, neyin içeri girdiğine bakmaz bile. İhtiyaçlar, beklentiler, yükler… Hepsi içeri doluşur. Ama içeride yaşayan kişi, yani benlik, zamanla geri çekilir. Çünkü hep veren, hep anlayan, hep idare eden odur. “Hayır” demek zor gelir zamanla; sanki dediği anda sevilmeyecek, kabul edilmeyecek gibi hisseder. Böyle böyle başkalarının yükünü taşırken, kendi iç dünyası sessizce boşalır. Ve bir gün dönüp kendine baktığında: “Ben ne zaman kendimden vazgeçtim?” sorusunu pişmanlıklarla sorar olur kendisine.
Diğer uçta ise bambaşka bir hikâye vardır. Kapılar sıkı sıkıya kapalıdır. Duvarlar kalındır, pencereler küçük… Kimse kolay kolay içeri alınmaz. Belki incinmemek içindir, belki geçmişten kalan bir korunma hâli… Sebebi birçok şey olabilir ama gelin görün ki bu kez de içerideki yalnızlık büyür. Çünkü insan, sadece korunarak değil, temas ederek de var olur. Yakınlık kurmadan, görülmeden, anlaşılmadan yaşamak; hayatta kalmaktır belki ama yaşamak değildir.
Sağlıklı sınır dediğimiz şey tam da bu iki uç arasında bir dengedir. Ne herkese açık bir alan olmak, ne de kimseyi yaklaştırmayan bir kale… Sınır; kendini korurken ilişkiyi de mümkün kılan o esnek çizgidir. Kimi zaman “buraya kadar” diyebilmek, kimi zaman da “gel, biraz yaklaş” diyebilmektir.
Aslında burada çok önemli bir yanılgı var: İnsanlar hayır demeyi değil, sonuçlarını yönetememeyi zor bulur. Yani mesele “hayır” demek değil; karşı tarafın kırılması, uzaklaşması ya da tepki vermesi ihtimalidir. Kişi bu duygularla baş edemediği için “hayır” dememeyi seçer.
Bir diğer önemli nokta ise; sınır koymak öğrenilmemiştir. Birçok kişi sınır koymanın ne olduğunu bile bilmez. Ya tamamen sert ve kırıcı olur ya da hiç koyamaz. Orta yolu bilmez.
Sınır koymayı zorlaştıran bir diğer şey de ilişkilerdeki rol dağılımıdır. Sürekli veren, toparlayan, idare eden kişi, bir anda sınır koyduğunda sistem sarsılır. Çünkü herkes onun hep “evet” diyeceğine alışmıştır. Bu yüzden sınır koymak başlangıçta ilişkileri zorlayabilir. Ama uzun vadede ilişkileri sağlıklı hâle getirir.
Sağlıklı bir ilişkide, taraflar birbirinin “hayır”ına saygı duyarlar. Eğer bir “hayır” cevabı karşıdaki kişiyi öfkelendiriyor veya küstürüyorsa, orada zaten sağlıklı bir ilişki değil, bağımlı bir ilişki vardır. Sınır koymak bir “hayır” ile başlar ve bu hayır, sizin ruhsal özgürlüğünüzün ilk adımı olur.
Yuvanın kapısını korumaktan söz ediyorsunuz kitapta. Bir evin kapısının sadece fiziksel değil, görünmeyen bir eşiği daha olduğunu düşünüyorsunuz. Sizin bahsettiğiniz bu görünmeyen eşik neyi ifade ediyor?
“Yuvanın kapısını korumak” derken sadece ahşap bir kapıdan bahsetmiyorum elbette. Bir evin kapısı sadece fiziksel bir kapı değildir. Her ailenin etrafında görünmeyen, şeffaf ama çelik kadar güçlü bir enerji alanı olmalıdır. “Bu evin içinde ne konuşulur, ne konuşulmaz?” “Kim neye dahil olur, kim olmaz?” “Bu ilişkinin mahremiyeti nerededir?” sorularının cevabını aradığımız yerdir bu eşik.
Bu görünmeyen eşik şunları temsil eder:
* Duygusal Güvenlik: Evin içinde eşlerin birbirine en zayıf hâllerini gösterebilmesi.
* Özerklik: Aile kararlarının sadece o eşiğin içindekiler tarafından alınması.
* Mahremiyet: Evde yaşanan bir tartışmanın, o kapıdan dışarı çıktığı anda “ihanete” dönüştüğü bilinci.
Eğer kayınvalideniz evin anahtarını elinde tutuyor ve istediği an içeri giriyorsa, eğer arkadaşlarınız evliliğinizin en ince detaylarını biliyorsa, sizin o görünmeyen eşiğiniz yerle bir olmuştur. O eşik ne kadar belirginse, içerideki sevgi de o kadar korunaklıdır.
Yani aslında bu eşik, ilişkinin sınırıdır. Bu görünmeyen eşik korunmadığında, ev bir “herkese açık alan” hâline gelmiş demektir.
Örneğin, eşler arasındaki tartışmalar dışarıya anlatılıyorsa, kararlar sürekli aile büyükleriyle birlikte alınıyorsa, sosyal medyada her şey paylaşılıyorsa, orada o eşik aşılmıştır. Yuva dediğimiz şey sadece birlikte yaşanan yer değil ki, birlikte korunan alandır. Ve bu alan korunmadığında, içerideki bağ zayıflar.
Kayınvalide-gelin ilişkisini iki kadın arasındaki bir mesele olarak değil, bir sınır meselesi olarak ele alıyorsunuz. Bu bakış açısı meseleye yaklaşımı nasıl değiştiriyor?
Size bir hikâye anlatayım. “Eşimle karar aldık, evlendikten sonra iş gereği farklı şehirde oturacaktık, eşya almayalım, ne zaman yerimiz kesinleşir, o zaman gönlümüze göre alırız dedik. Ama kayınvalidem sanki gidip onun üst katında oturacakmışız gibi bize sormadan evi döşedi. Eşyaları alırken bize sormadığı gibi nasıl olsun, beğendiğiniz var mı diye de danışmadı. Bize sürpriz yapacakmış. Bizim yorulmamızı istememiş, kendisi halletmiş her şeyi. Biz aynı apartmanda oturmak istemediğimizi söylememize rağmen yıllarca o evi açık tuttu. Ne gerek var kira vermeye, hele çocuk olsun, ben bakarım torunuma diyerek hep oğlunu manipüle etmeye çalıştı. Eğer eşimle birlikte dayanışma hâlinde olmasaydık belki şimdi boşanmış olurduk.” diye anlatmıştı bir hanımefendi.
Kayınvalide-gelin meselesi esasında iki kadın meselesi değil, bir sınır meselesidir. Bu ilişkiyi iki kadın arasındaki çatışma olarak görmek, meseleyi küçültür. Sorun çoğu zaman şu değildir: “Kayınvalide kötü” ya da “gelin saygısız.” Sorun şu diye düşünüyorum: “Evlilikte yeni bir sistem kurulmuş ama eski sistem hâlâ devam ediyor.”
Toksik olarak adlandırılan aile dinamiklerinde kayınvalide, müdahaleyi şefkat, kontrolü ise koruma zannedebilir. Evliliğin sınırlarına girilmesi, eşlerin kendi hayatlarına dair kararları (yaşam tarzı, ev düzeni vb.) kendilerinin alamaması çatışmayı başlatıyor. Yeni kurulan evlilikte eğer merkez değişmemişse o zaman sorunlar da gün yüzüne çıkıyor işte.
Şunu söylemek istiyorum, bir oğul evlendiğinde annesinden kopmaz ama merkez değiştirir. Bu merkez değişimi kabul edilmediğinde, annenin kendi yarım kalmışlıklarını oğlunun hayatına sızdırması (kaynana sendromu) başlar. Yani erkek evlenmiştir ama psikolojik olarak hâlâ annesinin sistemindedir. Bu durumda gelin, aslında kayınvalideyle değil, eşinin sınır koyamamasıyla mücadele eder.
Sistemik açıdan bakarsak, burada üçlü bir yapı var: Anne, oğul, gelin.
Eğer oğul sınır koyamazsa, bu üçlü yapı sağlıksız hâle gelir. Gelin kendini dışlanmış hisseder, anne kontrolü kaybetmek istemez, erkek arada kalır. Ama erkek sağlıklı bir sınır koyduğunda, sistem dengelenir. Anne yerini bilir, eşler kendi alanlarını kurar, çatışma azalır. Yani mesele kişiler değil, sistemdir.
Kız annelerinin evliliğe müdahalesi çoğu zaman sevgiyle, yardım niyetiyle oluyor. İyi niyetli bir müdahale nereden itibaren sınırı aşmış oluyor?
Anneler, çocuklarının iyi olmasını ister; bu en doğal, en insani duygulardan biridir. Onların daha mutlu, daha huzurlu, daha “iyi” bir hayat sürmesini arzu ederler. Ancak bu güçlü istek bazen fark edilmeden gerçekliğin sınırlarını zorlayan beklentilere dönüşebilir.
Bir annenin gözünde kendi çocuğu, çoğu zaman en iyisini hak edendir. Bu bakış açısı zamanla kıyaslamaları da beraberinde getirir. “Başkasının çocuğunda varsa, benimkinde neden yok?” “Onun damadı bunu yapıyorsa, benim damadım da yapmalı.” “Onun gelini böyle davranıyorsa, bizim gelin de öyle olmalı.”
Maalesef son zamanlarda bu tip aileler artmaya başladı; kızın annesi (artık) işleyişi öyle yönlendiriyor ki... Örneğin, 5 bilezik istiyor kızın annesi, erkek tarafı da en fazla 3 bilezik alabilecek durumda. O kadar çok şey istiyorlar ki, ama damat “yapamam” dese, “o zaman ayırırım” diye tehdit etmeler başlıyor. Ev isteyen anneler var örneğin. Neden diye sorduğunuzda, kızımı kiralarda süründüremem diyor. Oysa kendi evi de yok ama kızına ev istiyor. Ya da başka bir tarafta, neden kayınvalideler bu kadar sık gidip geliyor diyerek kızını dolduruşa getirenler var. Daha çarpıcı bir örnek vereyim: Damadı iş için evde olmadığında kızının evine gidip kızıyla birlikte uyuyan anneler var.
Fark ettiyseniz iyi niyetle başlayan bir arzu, farkında olmadan bir beklenti listesine dönüşüyor. Ve bu liste, çoğu zaman çocuğun kurduğu yeni ailenin gerçekliğinden, imkânlarından ve dinamiklerinden kopuk oluyor. Çünkü artık mesele sadece “çocuğum mutlu olsun” değil; “çocuğum herkes kadar, hatta herkesten daha iyi olsun”a evrilmiştir.
Kayınvalide meselesi çoğu zaman yalnızca “erkek annelerine özgü” bir durum gibi anlatılır. Oysa sahada gördüklerim ve terapi odasına yansıyan hikâyeler, bunun çok daha geniş bir tablo olduğunu gösteriyor. Kız anneleri de en az erkek anneleri kadar, farkında olarak ya da olmayarak, evliliklerin gidişatını etkileyebiliyor.
Kırsalda da, kentte de… Doğuda da, batıda da… Kültürler değişse de dinamik çok benzer kalıyor: Evliliğin sınırları net çizilmediğinde, ebeveynler bu boşluğu doldurmaya başlıyor. Bazen “yardım”, bazen “koruma”, bazen de “tecrübe aktarma” adı altında yapılan müdahaleler, çiftin kendi düzenini kurmasını zorlaştırıyor.
Bu yüzden kayınvalide meselesi, belli bir coğrafyaya ya da tek bir anne tipine ait değil; insan ilişkilerinin ve aile yapısının olduğu her yerde karşımıza çıkabilen bir durum. Ve büyük ihtimalle, insan var oldukça da farklı biçimlerde varlığını sürdürecek. İyi niyetli her müdahale, karşı tarafın alanını daraltmaya başladığı noktada sınırı aşar. Bir anne kızına yardım etmek isteyebilir. Bu çok doğal. Ama şu soruyu sormak gerekir: “Ben yardım mı ediyorum, yoksa yönlendiriyor muyum?”
Eğer kişi:
Sürekli fikir veriyorsa,
Kararları etkiliyorsa,
“Ben daha iyi bilirim” diyorsa, orada sınır aşılmıştır.
Çünkü yardım, talep edildiğinde verilir. Müdahale ise talep edilmeden yapılır. İyi niyetli müdahalenin en tehlikeli tarafı şudur: Kabul edilmesi zordur. Çünkü karşı taraf “Ama ben senin iyiliğin için yapıyorum.” der. Ama iyi niyet, sınır ihlalini meşrulaştırmaz.
Sosyal medyanın evlilikteki mahremiyeti aşındırdığını söylüyorsunuz. Bir çiftin kendine ait kalması gereken alanlar bugün hangi noktalarda zedeleniyor?
Sosyal medya, evlilikte mahremiyetin sınırlarını en çok zorlayan alanlardan biri hâline geldi. Çünkü mahremiyet dediğimiz şey, yalnızca “gizlemek” değil; ilişkinin kendine ait bir alanının, bir “iç dünyasının” olmasıdır. Bu alan, eşlerin birbirini en çıplak hâliyle görebildiği, hatalarıyla da kabul edildiği, dış gözün baskısından uzak bir güven alanı oluşturur. Ancak bugün bu alan, fark edilmeden dışarıya açılıyor.
Öncelikle, özel anların paylaşılması meselesi var. Tatiller, tartışmalar sonrası barışma anları, eşler arasındaki sürprizler… Bunların hepsi sosyal medyada sergilendiğinde, ilişkinin doğal akışı değişiyor. Çünkü o an artık iki kişi arasında yaşanan bir deneyim olmaktan çıkıp, izlenmesi ve beğenilmesi beklenen bir “içerik” hâline geliyor. Bu da ilişkide performans baskısı oluşturuyor: “Biz de mutlu görünmeliyiz”, “Biz de paylaşmalıyız” gibi.
İkinci olarak, sorunların üçüncü kişilere açılması… Eskiden bir çiftin yaşadığı bir problem, ya kendi içinde çözülür ya da çok sınırlı bir çevreyle paylaşılırdı. Şimdi ise kimi zaman üstü kapalı paylaşımlarla, kimi zaman doğrudan anlatımlarla ilişki dışarıya taşınıyor. Bu durum, eşlerin birbirine olan güvenini zedeliyor. Çünkü kişi şunu hissediyor: “Benimle yaşanan, bana ait olan bir şey başkalarının yorumuna açılıyor.” Paylaşılan her şey, yorumlara, beğenilere, hatta yargılara açık hâle geliyor. Bu durum, ilişkinin kendi iç referanslarını zayıflatır. Çift, kendi içinde “iyi mi, kötü mü” değerlendirmesi yapmak yerine, dışarıdan gelen tepkilere göre konum almaya başlar. Beğeni arttıkça ilişki iyi; azaldıkça eksik hissedilebilir. Bu ise oldukça kırılgan bir zemin oluşturur.
Bir diğer önemli nokta kıyas meselesi. Sosyal medyada görülen “mükemmel” ilişkiler, hediyeler, jestler, yaşam tarzları; eşler arasında görünmez bir baskı oluşturuyor. “Onun eşi bunu yapmış, sen neden yapmıyorsun?” gibi cümleler, ilişkinin kendi dinamiğini yok sayarak dış referanslara göre şekillenmesine neden oluyor. Oysa her evlilik kendi şartları, kendi dili ve kendi ritmiyle ilerler.
Ayrıca sürekli erişilebilirlik de mahremiyeti zedeliyor. Eşlerin telefona gömülmesi, birlikte geçirilen zamanın bölünmesi, duygusal temasın yerini ekranın alması… Bunlar küçük gibi görünse de zamanla ilişkinin iç bağını zayıflatıyor.
Mahremiyet, kapıları tamamen kapatmak değil; kime, neyi, ne kadar açacağını bilmektir. Sosyal medya ise bu ayarı bozduğunda, evliliğin en kıymetli alanı olan “biz” duygusunu yavaş yavaş aşındırır. Bu yüzden çiftlerin kendilerine şu soruyu sorması çok kıymetlidir: “Bu paylaştığım şey, ilişkimizi besliyor mu, yoksa tüketiyor mu?”
“Sevgi adına kontrol etmek” diye bir başlık var kitapta. Sevgiyle yapıldığı düşünülen bir davranışın aslında kontrole dönüştüğünü gösteren işaretler neler oluyor?
“Sevgi adına kontrol etmek” çoğu zaman en zor fark edilen sınır ihlallerinden biridir. Çünkü sevgi davranışın dili yumuşaktır, gerekçesi güçlüdür, niyeti ise çoğu zaman “iyi” olarak sunulur. Bu perspektiften baktığımızda, bir davranışın sevgi mi yoksa kontrol mü olduğunu ayırt etmenin yolu, o davranışın ilişkide nasıl bir etki bıraktığına bakmaktır.
İlk işaret, özgürlüğün daralmasıdır. Sevgi, alan açar; kontrol ise alanı kısıtlar. Eğer bir kişi, “Senin iyiliğin için” diyerek diğerinin kararlarına sürekli müdahale ediyorsa -ne giyeceğinden kiminle görüşeceğine, nasıl davranacağına kadar yön veriyorsa- burada sevgi dili kullanılsa bile aslında sınırlar aşılmıştır. Çünkü sağlıklı sevgide yönlendirme vardır ama dayatma yoktur. Kişi “merak ediyorum” der ama aslında denetim yapar. Mesela; sürekli nerede olduğunu sorar, telefonunu kontrol etmek ister, kimlerle görüştüğünü araştırır, kararlarına müdahale eder.
İkinci önemli işaret, suçluluk duygusunun devreye girmesidir. Kontrol eden kişi çoğu zaman açık bir baskı kurmaz; bunun yerine duygusal bir yük oluşturur: “Ben senin için bunu yaptım.”, “Ben olmasam ne yapardın?”, “Seni düşündüğüm için söylüyorum.” Bu cümleler, karşı tarafın kendi isteğini dile getirmesini zorlaştırır. Kişi kendi tercihini yaptığında bile içten içe suçlu hisseder. Oysa sevgi, insanı suçlulukla değil, güvenle büyütür.
Bir diğer işaret, bireyselliğin zayıflamasıdır. Kontrol arttıkça kişi kendisi olmaktan uzaklaşır. Kendi düşüncelerini, duygularını, hatta ihtiyaçlarını ikinci plana atmaya başlar. Çünkü ilişki içinde kabul görmek için uyum sağlamak zorunda hisseder. Bu da zamanla “ben”in silinip “biz” adı altında tek taraflı bir yapı oluşmasına neden olur.
Ayrıca kontrol, çoğu zaman karşılıklılık içermez. Yani kontrol eden kişi, aynı alanı karşı tarafa tanımaz. Kendi sınırlarını korurken, diğerinin sınırlarına saygı göstermez. Bu da ilişkide görünmez bir güç dengesizliği oluşturur.
Burada en bariz nokta şudur: Sevgi, karşısındakini büyütür, güçlendirir, kendi ayakları üzerinde durmasına destek olur. Kontrol ise bağımlı kılar, daraltır ve ilişkiyi tek bir kişinin yönettiği bir alana çevirir. Bu yüzden bir davranışın sevgi mi yoksa kontrol mü olduğunu anlamak için şu soruyu sormak yeterlidir: “Bu davranış beni daha özgür ve güçlü mü kılıyor, yoksa daha bağımlı ve tedirgin mi?” ve kişinin kendisine dönüp bakmasını tavsiye ederim. Eğer bir ilişkide kişi kendini sürekli açıklamak zorunda hissediyorsa, orada sevgi değil, kontrol vardır.
Evlilikte “biz” olurken “ben”i kaybetmekten söz ediyorsunuz. Bir insanın kendini kaybettiğini anlaması bile zaman alabiliyor. Bu mesele üzerine neler söylersiniz?
Evlilikte “biz” olmak, iki ayrı hayatın ortak bir anlam üretmesi demektir; ama bu süreçte “ben”in silinmesi, çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşir. Çünkü kimse bir sabah uyanıp “Ben artık yokum” demez. Bu, yavaş yavaş, küçük vazgeçişlerle olur. Önce “önemli değil” diyerek kendi isteğini ertelersin, sonra “o üzülmesin” diye susarsın, zamanla da “zaten benim istediğim neydi ki?” noktasına gelirsin.
Kendini kaybetmenin en belirgin işaretlerinden biri, karar verirken sürekli karşı tarafı merkeze almaktır. Ne giyeceğinden nereye gideceğine, hatta ne hissedeceğine kadar birçok alanda “o ne der?” filtresi devreye girer. Bu filtre başta ilişkiyi korumak için çalışır gibi görünür; ama zamanla kişinin kendi iç sesini bastırmasına neden olur. Bir süre sonra kişi, kendi duygusunu ayırt etmekte zorlanır. “Ben bunu gerçekten istiyor muyum, yoksa alıştığım için mi böyle davranıyorum?” sorusu zihninde belirmeye başlar.
Bir diğer önemli nokta, duygusal tükenmişliktir. Sürekli veren, uyum sağlayan, idare eden taraf olmak; kişiyi dışarıdan “fedakâr” gibi gösterse de içeride ciddi bir yorgunluk biriktirir. Bu yorgunluk bazen öfke patlamalarıyla, bazen içe çekilmeyle, bazen de anlamsızlık hissiyle kendini gösterir. Kişi hayatını yaşıyor gibi görünür ama aslında sadece sürdürüyor gibidir.
İlişkide “biz” olmanın sağlıklı hâli ise, iki kişinin varlığını koruyarak ortak bir alan kurabilmesidir. Yani “biz”, iki tane “ben”in buluştuğu yerdir; birinin diğerine karışıp yok olduğu bir alan değildir. Eğer ilişkide bir taraf sürekli geri çekiliyor, diğeri belirleyici oluyorsa; orada “biz” değil, görünmez bir hiyerarşi oluşur.
Kendini kaybettiğini fark etmek gerçekten zaman alabilir. Çünkü bu kayıp gürültülü değil, sessizdir. Ama bazı sorular bu farkındalığı hızlandırabilir: “En son ne zaman sadece kendim için bir şey yaptım?”, “Hayatımda bana ait olan ne kaldı?”, “Ben bu ilişkinin neresindeyim?” Bu sorulara verilen cevaplar, kişinin kendiyle yeniden temas kurmasını sağlayabilir.
Şunu unutmayalım lütfen, sağlıklı bir evlilikte “ben” kaybolmaz, aksine güçlenir. Çünkü gerçek bağ, iki tamamlanmış insanın kurduğu bağdır; eksilerek değil, var olarak kurulur.
Ağlayan çocuğa dayanamayıp her isteğini veren bir ebeveynin niyeti iyi olsa da sonuç farklı olabiliyor. Bu tabloyu değiştirmek isteyen bir ebeveyne nereden başlamasını söylersiniz?
Ağlayan çocuğa dayanamayıp her isteğini vermek, çoğu ebeveynin çok iyi bildiği bir döngüdür. Niyet çoğu zaman çok temizdir: “Üzülmesin”, “ağlamasın”, “mutlu olsun.” Ama bu iyi niyet, fark edilmeden çocuğun sınır öğrenmesini zorlaştıran bir alışkanlığa dönüşebilir. Çünkü çocuk şunu öğrenir: “Yeterince ısrar edersem, yeterince ağlarsam istediğimi alırım.” Bu durum kısa vadede çocuğa huzur sağlayabilir. Ama uzun vadede çocuğa şu mesajı verir: “Duygularınla dünyayı yönetebilirsin.” Bu çok tehlikeli bir mesajdır. Zira hem ebeveyni yorar hem de çocuğun duygusal dayanıklılığını zayıflatır.
Bu tabloyu değiştirmek isteyen bir ebeveyn için ilk adım, kendi içindeki duyguyu fark etmektir. Çocuğun ağlamasına mı dayanamıyorum, yoksa onun üzülmesi bende bir suçluluk mu oluşturuyor? Çünkü çoğu zaman ebeveyn, çocuğun duygusunu değil, kendi rahatsızlığını durdurmak için geri adım atar. Burayı görmek çok kıymetli bir başlangıçtır.
İkinci adım, sınırı net ama yumuşak bir dille koyabilmektir. Örneğin, çocuk markette bir oyuncak istedi ve ağlamaya başladı. Eski alışkanlıkta “Tamam alalım, yeter ki sus.” diyen ebeveyn, yeni yaklaşımda ise şöyle demelidir: “Bu oyuncağı şu an almayacağız. İstediğini biliyorum ve üzülüyorsun, bunu anlıyorum.”
Burada iki önemli şey var. Sınır değişmiyor ama çocuk da görülüyor. Çocuk ağlayabilir, bu çok normaldir. Önemli olan ebeveynin o duygunun yanında kalabilmesidir. Çünkü çocuk, “İstemek serbest ama her istediğim olmaz” gerçeğini böyle öğrenir.
Üçüncü adım, tutarlılıktır. Bir gün “hayır” deyip ertesi gün aynı durumda “tamam” demek, çocuğun kafasını karıştırır. Bu durumda çocuk sınırı test etmeye devam eder. Oysa tutarlı bir ebeveynle karşılaştığında, bir süre zorlanır ama sonra sınırı kabul etmeye başlar.
Bir başka örnek verelim. Çocuk uyku saatinde oyun oynamak istiyor. Ebeveyn önce “hayır” deyip ağlama başlayınca izin veriyorsa, çocuk için mesaj nettir: “Ağlarsam kural değişir.” Bunun yerine ebeveyn, “Oyun oynamak istediğini biliyorum ama artık uyku zamanı.” diyerek yanında kalabilir, sarılabilir ama sınırı değiştirmez.
Ebeveynlerin en çok korktuğu nokta şudur: “Hayır” dersem kötü anne baba olurum. Oysa sınır koymak çocuğu üzmek değildir, onu hayata hazırlamaktır. Çünkü hayat da her istediğimizi hemen vermez. Çocuk, küçük hayal kırıklıklarını ebeveyninin güvenli eşliğinde yaşadığında, ileride büyük hayal kırıklıklarıyla daha sağlıklı baş edebilir.
Yani değişim, çocuğu susturmaktan vazgeçip onu duymakla başlar. Ama duyarken de sınırı koruyabilmekle tamamlanır.
Çocuğun ebeveynini yönetmeye başladığı bir tablodan söz ediyorsunuz. Bu durumun çocuğun iç dünyasında bıraktığı iz ne oluyor?
Çocuğun ebeveynini yönetmeye başladığı bir tablo, dışarıdan bakıldığında “sözünü geçiren, güçlü çocuk” gibi görünebilir. Oysa çocuğun iç dünyasında bıraktığı iz çoğu zaman güç değil, yük duygusudur. Çünkü çocuk, gelişimsel olarak taşıyamayacağı bir rolün içine girer: Yöneten, belirleyen, sınır koyan taraf olur. Bu rol, kısa vadede işe yarar gibi görünse de uzun vadede çocuğun güven duygusunu zedeler.
Öncelikle şunu anlamak gerekir: Çocuklar sınırlarla güvende hisseder. Sınır, “Ben senin ebeveyninim, seni koruyacak çerçeve burası” mesajıdır. Eğer çocuk ağlayarak, ısrar ederek ya da öfke göstererek ebeveynin kararlarını değiştirebiliyorsa, içten içe şu hissi yaşar: “Demek ki kontrol bende… Ama ben kendimi bile yönetemiyorum.” Bu, çocuk için kaygı verici bir durumdur. Çünkü henüz kendi duygularını düzenlemeyi öğrenememiş birinin, sistemi yönetmesi beklenir hâle gelir.
Örneğin, akşam uyku saatinde sürekli direnen ve her seferinde kazanan bir çocuk düşünelim. Ebeveyn “hadi uyku zamanı” dediğinde çocuk ağlıyor, bağırıyor ve sonunda televizyon açılıyor ya da oyun devam ediyor. Dışarıdan bakıldığında çocuk istediğini elde etmiş gibi görünür. Ama iç dünyasında şu öğrenme oluşur: “Sınırlar net değil. Ben zorladıkça değişiyor.” Bu da çocuğun kaygısını artırır. Çünkü belirsizlik, çocuk için en zor duygulardan biridir.
Bir başka örnek verecek olursak; sofrada yemek seçen ve istemediği her şeyi reddeden bir çocuk. Ebeveyn her seferinde farklı yemek hazırlıyorsa, çocuk şunu öğrenir: “Dünya benim isteklerime göre şekillenmeli.” Bu durum ileride sosyal ortamlarda ciddi zorlanmalara yol açabilir. Okulda, arkadaşlıkta ya da başka ilişkilerde aynı kontrolü sağlayamadığında hayal kırıklığı çok daha büyük olur.
Daha derin bir iz ise, sorumluluk karmaşasıdır. Çocuk, ebeveynin duygusunu da yönetmeye başlar. “Ağlarsam annem üzülür, o yüzden şöyle yapayım.”, “Böyle davranırsam babam bana kızmaz.” Bu durumda çocuk kendi duygusundan kopar, ebeveynin duygusuna göre hareket etmeye başlar. Bu da ileride “Ben ne hissediyorum?” sorusuna yabancılaşmasına neden olur.
Kısacası, çocuğun ebeveyni yönetmesi özgürlük değil; erken yüklenmiş bir sorumluluktur. Çocuk sınır koyarak değil, sınırla karşılaşarak büyür. Ebeveynin kararlı ve şefkatli duruşu, çocuğun iç dünyasında en temel duyguyu oluşturur: “Ben güvendeyim, çünkü beni yöneten bir yetişkin var.”
Bu kitabı yazarken temel meselemiz şuydu: Sınır koymak, ilişkiyi zayıflatmaz. Sınır koymak, ilişkiyi taşınabilir kılar. Ve belki de en önemlisi insanların şunu fark etmesini istedik. “Sınır koyamayan insan, bir süre sonra siniriyle konuşur.”
