Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

vakiftemmuz2026

Hz. Hatice Annemizin Bize Hediyesi

Bu Yazıyı Paylaşın:
Hz. Hatice Annemizin Bize Hediyesi

Yıl 610, Ramazan ayının 27. gecesi.
Nur Dağı’nda, Hira Mağarası’nda insanlık tarihinin dönüm noktası yaşandı.
Yıllardır her senenin Ramazan ayında tefekkür, ibadet, dua için sessizliği, sakinliği ile huzur dolu Hira’ya çekilen âlemlere rahmet olarak gönderilen Nebi’ye (s.a.v.), Kur’an’ın ilk ayetleri indi.
“Oku!”
Kâinatın Efendisini (s.a.v.) hayret ve korku sardı; yüreği ürperiyordu!
“Ben okuma bilmem!..” diye cevap verdi.
Hazret-i Cebrail, kendilerini kucakladı ve sıkıp bıraktıktan sonra, tekrar,
“Oku!” diye seslendi.
Fahri Kâinat (s.a.v.) aynı cevabı verdi:
“Ben okuma bilmem!..”
Hazret-i Cebrail, ikinci kere Kâinatın Efendisini (s.a.v.) kucakladı ve sıkıp bıraktıktan sonra yine seslendi:
“Oku!”
Bu sefer Fahri Kâinat (s.a.v.):
“Ben okuma bilmem, söyle ne okuyayım?..” dedi.
Bunun üzerine melek, Allah’tan aldığı ve Resulüne teslim etmeye geldiği Alâk Suresi’nin ilk ayetlerini başından sonuna kadar okudu:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı ‘alak’dan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.” (Alak, 96/1-5)
Ve Efendimiz (s.a.v.) heyecan ve haşyet içinde kendine inen ayetleri kelimesi kelimesine tekrar etti. Artık Alak Suresi’nin bir ile beşinci ayetleri onun kalbine ve diline yerleşmişti. Sonra Cebrail Aleyhisselam ortadan kayboldu.
Efendimiz (s.a.v.) vahyin haşyetinden yüreği titrer hâlde Hz. Hatice’nin yanına döndü.
“Beni sarıp örtünüz; beni sarıp örtünüz!” buyurdu.
Bir müddet istirahat ettikten sonra, başına gelen bu hâli, birlikte insanlığa numune nezih bir aile hayatı yaşadığı Hatîcetü’l-Kübrâ annemize anlattı. Endişeli bir şekilde:
“Ya Hatice! Şimdi bana kim inanır?” dedi.
O mübarek zevce, Varlık Nuru Efendisi’ne:
“Allah’a kasem ederim ki, Allah (c.c) seni hiçbir vakit utandırmaz. Çünkü sen, akrabanı himâye edersin, işini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin, fukaraya infak eder, kimsenin yapamayacağı kadar iyilikte bulunursun, misafire ikram edersin, Hak yolunda zuhur eden hâdiselerde (halka) yardım edersin...”
Evet; bu, birçok kaynakta bulabileceğimiz ilk ayetlerin inişi, arkasından yaşananlar ve Hz. Hatice annemizin farkını ortaya koyduğu an.
Yüksek bir değer-takdir duygusuyla, kendisinden sonraki asırlara öncülük eden ilk tasdik.
Hem de hemen gelen şeksiz şüphesiz büyük bir farkındalıkla ortaya konulan, teslimiyet kokan, sevgi ve muhabbet dolu bir tasdik.
Bu hemen tasdik o kadar önemlidir ki!..
Çünkü Hz. Hatice’nin, putlara tapılan, ahlaksızlığın ayyuka çıktığı ve normal görüldüğü bir devirde Efendimiz’le (s.a.v.) çıkacağı yolda, karşılaşılması muhtemel tüm direncin farkında olmaması mümkün değil. O yaşadığı toplumun dinamiklerini çok iyi biliyordu. İsabetli kararları, ticaret ahlakı, zekâsı ile malını mülkünü kat kat arttırmış; kendini kabul ettirmiş; itibarlı, zengin ve İslam’dan önce de zamanının Tahire’si kabul edilen bu hanımefendi, sahibi olduğu hiçbir şeyin fesada uğramasından zerre kadar korkmadı.
Bilirsiniz, ilk olmak kolay değildir. Öyle sağlam bir kişiliği ve karakteri vardı ki ilk andan son ana kadar hiç geri adım atmadan yola devam etti. Hz. Hatice annemizin duruşu hepimize muhteşem bir misal. Onun duruşunun içinin ne kadar dolu olduğunu ise, yaşadığı sürece İslam’a olan desteğinde, hizmetinde net bir şekilde görüyoruz.
Efendimiz’e (s.a.v.) duyduğu sevdası ile en zor zamanlarda bile sarsılmayan imanıyla gönüllere taht kurdu. Boykot yıllarında Müslümanlara gösterdiği merhameti, şefkati, cömertliği İslam tarihinin en nadide kişiliğinin ‘ANNE’ tarafını açığa çıkartır. Tabii biz o zamanların şahitlerinden değiliz ama Hz. Hatice’nin bir hediyesi bizi de anneliği ile kuşatır.
Bu hediye namazlarda selamdan sonra okuduğumuz ‘Allahümme entes-selâmü ve minkesselâmü tebârekte yâ zel-celâli vel-ikrâm’dır. (Müslim, Mesâcid, 135; Tirmizî, Salât, 224; Ebû Dâvud, Salat, 360)
Bu hediye bize çok tatlı bir anekdotla şöyle ulaşır:
Hatice annemizin fedakârlığına Cebrail (a.s.) bile hayrandı. Vahiy meleği bir gün Rasûl-i Ekrem Efendimiz ile sohbet ediyordu. Hz. Hatice’nin elinde bir kap yemekle gelmekte olduğunu haber verdi. Sonra da şunları söyledi:
“Hatice yanına geldiği zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Onu, cennette inciden yapılmış bir sarayla müjdele! Orada ne gürültü vardır ne de yorgunluk.” (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 20)
Hz. Hatice (r.ha) bu ilahî selâma şöyle mukabele etmiştir: “Allah’ım! Sen Selâm’sın. Selamet de Sen’dendir. Ey celâl ve ikram sâhibi! Sen münezzehsin, Sen yücesin.”
Âlimler, bu cevaptan hareketle Hz. Hatice’nin derin bir anlayış sahibi olduğunu belirtirler. Çünkü Allah’tan gelen selama mukabele ederken “Selam Allah’a olsun” dememiş; aksine “Allah Selâm’ın kendisidir.” demiştir. Bu cevapta muhteşem bir nezaket, edep, muhabbet, zekâ vardır.
Ve biz her gün birçok kez bu hediyeyi okurken ümmetin annesinin merhametiyle, şefkatiyle kuşanırız. “Nasıl?” diyeceksiniz. Hz. Hatice annemizin cevabını her tekrar ettiğimizde biz aslında Allah’ın iki ismiyle hemhal oluruz. Es-Selâm ve yâ zel-celâli vel-ikrâm.
Es-Selâm ismi şerifinin manasını ulema:
1) Selamette olan
2) Selamete çıkaran
3) Kullarına cennette selam veren şeklinde maddelendirmiştir.
Bu maddeleri biraz açalım.
1) Allah’ın “selamette olması” O’nun bütün kusur ve eksikliklerden münezzeh olması demektir. Öncesinde yok olan her şey öyle bir sanatla varlık sahnesine çıkmış ki, etrafımızda neye bakarsak bakalım, gördüğümüz muhteşem bir nizam içerisindeki işleyiş, her varlığın kendi içindeki mükemmellik bize o kusursuz olanı işaret eder.
2) Allah yarattıklarını tehlikelerden, düşmanlarından selamete çıkarır. Örneğin, çok yavaş yürüyen kaplumbağa onlarca düşmanından sert kabuğuyla korunur. Ölen her canlı toprağa düştüğünde, oradaki ayrıştırıcı canlılarla geride kalan hayat, hastalıklardan korunur ve sistemin devamı sağlanır. Yıllar önce bir belgeselde, insandaki pis şeylere karşı olan tiksinti hissinin ne büyük bir nimet olduğunu ve insanın mikroplardan ve hastalıklardan bu hissiyatla nasıl korunduğunu hayretler içinde izlemiştim. Aslında bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Etrafımıza hikmet gözüyle bakmak yeterli.
3) Yasin-i Şerif’te ‘Onlara Rabb-i rahimlerinden bir selam vardır.’ buyrulur. Yani Allah kullarına cennette selam verendir. Şayet biz istikamet üzere bir hayat geçirirsek varacağımız “Dârü’s- Selâm’da” her türlü hastalık, elem, keder, üzüntü, çile ve musibetten selamette olacağız.
İşte bu her gün tekrar ettiğimiz ism-i şerifte yalnızca Allah’a güven ve teslimiyet vardır. Hakiki selamet yalnız O’ndandır.
İkinci ism-i şerife gelirsek; Enes’ten (r.ha.) rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm: ‘Ey azamet ve kerem sahibi Allah’ım!’ duasını ihmâl etmeyip sık sık söyleyiniz.” (Tirmizî, Daavât 92. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 177) Hz. Hatice annemizin Allah’ın selamına mukabelesi ile Efendimiz’in (s.a.v.) bu tavsiyesine biz her gün defalarca uymuş oluyoruz.
Sadece celâl ismi, azamet sahibi, büyük, yüce ve her türlü noksandan münezzeh olmak anlamındadır.
Hiçbir karşılık beklemeden vermek ve ihsan etmek anlamındaki “kerem” kökünden gelen “ikram” ise Cenab-ı Hakk’ın sonsuz iyilik ve kerem sahibi olduğunu ifade eder; Allah Teâlâ’nın rahmet ve sevgisini (cemâlini) ifade eden isimlerinden biridir. Zü’l-celâli ve’l-ikrâm ismi en önemli ulûhiyyet sıfatlarını ihtiva etmektedir. Zira celâl ismi selbî sıfatların hepsini, ikrâm ise sübûtî sıfatların tamamını ifade etmektedir. İşte bu sebeple bazı âlimler zü’l-celâli ve’l-ikrâmın ism-i âzam olduğu kanaatine varmışlardır.
Evet, annemizin hediyesini tekrar ederken bu ismi şeriflerin bilincinde olmak bize dünya ve ahiret saadeti getirmez mi?
Annemizden bize ulaşan bu ne güzel bir merhamet, ne güzel bir şefkat, değil mi?
Allah’a emanet olun.