Her Kirlenmişlik Perde, Her Perde Kirlenmişlik Midir? 1
Güneş rutinini tamamlayıp gündüzü yerine geceye bırakınca masmavi boğazın suları zifiri karanlığa gömülmesine; şehrin, eğlence ve gezi teknelerinin ışıkları izin vermiyordu. Gezi teknelerindeki müzik eşliğinde eğlenenlerin gürültüleri sessizliği kurşun gibi delip geçiyordu. Bütün bu zevkusefayı avamca bulan zenginler kulübünün üyeleri yıldız sayılarının bile tanımlamakta aciz kaldığı şaşalı otelde verilen kokteyl için toplanmışlardı. Çoğu insanın hayranlıkla seyrettiği canım boğaz bu topluluk manzarasında sıradanlaşmıştı. Alımlı kıyafetleri, yurt dışından getirtilen özel kumaşlardan hususi terzileri tarafından dikilirken kişiye özel el yapımı saat ve takılarla güç gösterilerinde bulunuyorlardı. Bütün bu hengâme içinde, yaz sıcağında boğazın serin esintileri kokteyl salonunu ferahlatırken sahnedeki keman, çello, kontrbas, piccolo flüt enstrümanlardan oluşan küçük grubun seslendirdiği klasik müzik tınıları sesleri bastırsa da konuşmaların anlaşılmasına engel olmuyordu. Konuklar masaların başında ikili, üçlü, dörtlü, beşli gruplar halinde bir yandan atıştırıp bir yandan da içeceklerini yudumluyor; küçük küçük konuşmalar devam ederken bazen samimi kahkahalar yükseliyordu. Bazı yüzlerde ise ortamı idare eden sahte gülücükler beliriyordu. Bütün bu düzen içinde âlemi edebe geçiren akşam ezanı okunmaya başlandı. Her kulak duysa da yüreklerin işittiği şüpheliydi. Kırklı yaşlarındaki ortaya yakın kısa boylu, esmer tenli, sinsi bakışlı adam bir an duraksadı, harekeleri yavaşladı. Vicdanıyla girdiği muhasebe bütün şiddetiyle devam ederken tanışıp dostluk kurmak için gecenin başından beri gözetlediği iş adamı da gözden kaybolmuştu. “Tüh kahrolsun” der gibi elindeki kristal bardağı masaya sertçe bıraktı. Mağlup olmuş bir savaşçının bitkinliği içinde salonu terk ederken attığı her adımda gözleriyle son bir umut kalabalığı taramaya devam ediyor; içinden “İnşaAllah bari oteli terk etmemiş olsun.” diye dualar ediyordu. Bu yenilmişlik devam eden vicdan muharebesinin sonucunu doğrudan etkilemişti. Kapıdaki görevliye yaklaşıp utangaç bir çocuk edasıyla “Mescit ne tarafta?” dedi. Altında siyah pantolon, üzerinde beyaz gömlek, üzeri bordoya çalan yelek bulunan görevli kendisine mescit sorulmasına pek alışık olmamanın şaşkınlığı içinde “Abdestiniz var mı?” dedi. Adam “Evet” dedi. Görevli sağ eliyle göstererek “Efendim asansör ile eksi ikiye inin. Mutfağın yanında hemen kiler var. Onunda yanındaki boş odada çalışanların namazlarını kıldığı yerde kılabilirsiniz. Allah kabul etsin.” dedi. Adam yürürken bir yandan “Teşekkürler.” dese de adımları bir ileri iki geri gidiyor, aklı oteli neredeyse oda oda dolaşıyordu. Asansörle eksi ikiye inip kapı açılınca önce hafif bir nem, daha çok baskın bir yemek, yanmış yağ, ızgara kokuları ciğerine dolarken çalışanların hızla doğrama yapan bıçak sesleri, yıkanan tabak kaşık sesleri onu karşıladı. Ürkekçe tarif edilen tarafa bakınca kilerin yanındaki boş odayı gördü. İnce bir yağ tabakası kaplı beyaz fayanslardan kaymamak için dikkatlice basarak kapının önüne geldi. Ayakkabılarının bağını çözmek için yere eğildiğinde içeriden birinin çıktığını hissedince gayriihtiyari asansöre doğru geri dönüp bakınca bu kişinin, tanışma fırsatını kaçırdığını zannettiği Servet Ekiner olduğunu gördü. O an umduğundan fazla bayram harçlığı toplayan çocuklar gibi sevindi. Yine de içinde “Ah keşke tam kapıdan çıkarken göz göze karşılaşabilseydik ne güzel olurdu!” serzenişi oldu. Ama olsun o da kendisini mutlaka görmüştür. Tanıştıklarında bir şekilde bu anı hatırlatırdı. Bu düşünceler içinde kaybolan neşesi katbekat geri geldi. Hayatında hiç olmadığı kadar namazını huşu içinde hemen sadece farzını kılıp tekrar resepsiyonun verildiği kata çıktı. Davet sahibi arkadaşı Recai’nin yanına yaklaşıp “Kardeşim muhteşem bir davet. Tek kelime ile harika umarım şirketinin daha nice nice yetmiş beşinci yılına…” elleriyle büyüme işareti yaparak “…büyüyerek girersin.” dedi. Kara yağız, gözü pek bir duruşu olan Recai smokinin içinde sinema perdesinden fırlamış gibi duruyordu. Haz alarak içeceğinden bir yudum daha alan Recai “Aras kardeşim, artık senin şirketler için de böyle bir faaliyet lazım. Sen de az değilsin. Sıfırdan başlayıp kısa sürede cemiyete dahil olacak büyüklüğe ulaştın.” dedi. Bu temenniden güç bulan Aras, arkadaşının koluna sıkıca girip “Daha değil ama sen az biraz destek olursan neden olmasın?” dedi. Recai “Nasıl bir destek?” dedi. Aras bu kez sürükler gibi yürütürken “Şöyle bir destek; beni boğazın en güzel yalısının sahibi, finans sektörünün duayeni, milyar dolarlık uluslararası fonların son söz sahibi yöneticisi Servet Bey ile tanıştırarak.” dedi. Recai merakla biraz da şaşkın Aras’ın gözlerinin içine bakıp “Senden büyük bir av kokusu alıyorum.” dedi. Aras bu kez kimseler duymasın hassasiyeti içinde kulağına eğilip “Avrupa’daki birkaç ülkede enerji şirketi satın alacağım.” dedi. Recai tebessümünü bastırıp gayet ciddi, sesini de kalınlaştırıp “O zaman bu iş bedavaya olmaz. Bu şirketlerden ben de yüzde beş hisse isterim.” dedi. Aras’ın bir anda yüzü ekşidi. Recai’nin kolunu bıraktı. Recai “Evet, ne diyorsun, tamam mı?” dedi. Aras kızgın “Sen nasıl bir kardeşsin?” dedi. Recai “Bu iş...” parmaklarıyla para sayma işareti yaparak “Ticaret başka, dostluk başka.” dedi. Aras kararlı Servet’e doğru bakıp “O zaman ben kendim tanışırım. Senin gibi çıkarcıya ihtiyacım yok.” dedi. Recai bu kez gülerek, Aras’ın koluna girip “Mevzu para olunca hiç şaka kaldırmıyorsun.” dedi. Derin bir nefes alan Aras “Benim yanımda para, mal, mülk esprisi, konusu olamaz.” dedi. Masanın başında atıştırmalıkların tadına bakarken içeceklerini de yuvarlayan iki kadın ve iki erkek misafir koyu sohbete dalmışlardı. Recai ellerini tek tek sıkarken “Keyifler nasıl efendim?” diye sordu. Altmış yaşlarında olmasına rağmen arkadaşından daha genç olan Servet cevap verdi. Servet “Başarılı bir gece, iyi bir organizasyon.” dedi. Recai “Keyiflerin yerinde olması beni mutlu etti.” eliyle Aras’ın omuzu koyup “Sizleri yakın dostum Aşina Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aras Büyükbağcı ile tanıştırmak isterim.” dedi. Servet elini uzatırken Recai “Aslaner Holding Yönetim Kurulu Başkanı Servet Ekiner ve zevceleri Vicdan Hanımefendi. Seç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Zeki Eskimez ve zevceleri Arzu Hanımefendi.” dedi. Aras gülücükler saçarak “Sizlerle tanışmak büyük bir şeref efendim.” dedi. Servet “Biz de çok memnun olduk.” dedi. Aras gecenin başından beri peşinde koştuğu hedefine ulaşmanın mutluluğunu yaşıyordu. Bundan sonraki iş muhabbeti koyulaştırmaktı. Bunun için bütün şuurunu, benliğini ve aklını açıp hünerlerini sergileyecekti. Recai arkadaşının önünü açmak için “Yakında Aras kardeşim de şirketlerinin yirmi beşinci yılını kutlamak için bir gece düzenleyecek.” dedi. Zeki “Çok iyi olur.” dedi. Aras “Sizin gibi büyüklerimizin o gecede bulunup bizi şereflendirmesini arzu ederiz.” dedi. Servet “Biliyorsunuz bu tür işler plana, programa bağlı. Bir yerden sonra bizim hayatımız bizim hayatımız olmuyor. İş, işyerleri her şeyi belirliyor.” dedi. Aras “Estağfurullah Servet Bey.” Kolların iki yana açıp “Şu koca ülkede birçok insanın telaffuz bile edemeyeceği parayı yönetenleri, yönetenlerin hayatına yön veren kişilerin başında geliyorsunuz. Siz teveccüh edince olmazlar olur.” dedi. Zeki biraz kinayeli “Mirim, bu genç bu tatlı dille milyon dolarların açamadığı kapıları açar.” dedi. Servet iltifatlardan pek memnun olmasa da hoşnutsuzluğunu gizleyip bir iş adamından ziyade binlerce düşünceyi süzüp konuşan filozof bilgeliğiyle karşılık verdi. Servet “Açılan kapının büyüklüğü ya da küçüklüğü değil, insanın kirlenip kirlenmediğidir.” dedi. Beklenmedik bu cümle ortamda soğuk bir hava estirdi. Ortam nasıl yumuşar derken bir anda beyaz tenli, mavi gözlü, uzun boylu bir kadın ile kumral saçlı, buğday tenli, kahverengi gözlü, orta boylu iki kadın masaya yaklaştı. Recai sevecen, yumuşak bir ses tonuyla “Efendim, refikam Duru ve Alara Hanım, Aras kardeşimin refikası.” dedi. Vicdan, Alara’nın elini sıkarken “Boşnak mısınız?” dedi. Alara sıcak gülümsemesine rağmen disiplinli bir ifade ile “ilk tanışan herkes aynı soruyu soruyor. Hayır... Ama babam büyük elçi olduğu için Avrupa doğumluyum, çocukluğumda oralarda geçti. Bu kez Servet “Babanız?” dedi. Alara “Yunus Uzungideroğlu...” dedi. Servet “Bin dokuz yüz seksen üç Londra’da gasp edildik. Hiçbir İngiliz yetkili bizimle ilgilenmez iken Türk Büyükelçilik makamından Yunus Bey sağ olsun kısa zamanda sorunumuzu çözmüştü. Babanız gerçekten de büyük adam.” dedi. Duyduklarına inanamayan Aras iyice keyiflenmişti. Alara “Rahmetli babam benim canım babam... Nerede bu ülkenin bir insanının başı sıkışsa sorunu çözmeden uyuyamazdı.” dedi. Servet en içten duygularıyla “Allah rahmet eylesin. Onun elindeki güç, çevre bir başkasında olsa çok daha farklı yerlere gelebilirdi.” dedi. Bu kayınpeder güzellemeleri Aras’ın canını ağır ağır sıkmaya başlamıştı. Hemen lafa atılıp “Rahmetli çok prensipliydi. Bize hep şunu öğütlerdi: Kalbini, aklını kirleten insanlardan uzak durun.” dedi. Vicdan ise bu kez Duru’ya bakıp “Sizden de yörük havası alıyorum. Antalyalı mısınız?” dedi. Duru “Alanya” dedi. Bu kez gülen gözlerle Vicdan’ın elini sıkıca tutan Arzu söze girdi. Arzu “Vicdan ile ortak hobimiz güzellik ürünleriydi. Dünyadaki en iyi markaları araştırıp bulduk, kullandık. En sonunda bu hobimiz işimiz oldu. Şimdi hem ithal ediyoruz hem de kendimiz üretiyoruz.” dedi. Vicdan “Tanıştığımız her insanın yüz hatlarını, gözleri, kaşlarını, saçlarını ister istemez inceliyoruz. Bölge bölge, şehir şehir insanlar için ürünler geliştiriyoruz. Bu sebepten yan tesir olarak ilk sorumuz memleketleri oluyor.” dedi. Alara “Çok iyi bilirim. Bende de hep diplomat soğukluğu vardır. Baba mesleğinin direkt yan tesiri...” diyerek gülüştüler.
Siyah renkli, ultra lüks özel üretim zırhlı araç görününce yalının kapkara ferforje kapısı otomatik olarak açıldı. Araç ağırca içeri girip durunca elli beşlerindeki hizmetli adam hemen Servet’in, şoför ise Vicdan’ın kapısını açtı. Servet düşüncelerin yoğunluğundan bitkin halde olmasına rağmen “Nasılın Özgür?” dedi. Özgür “Her zamanki gibi sağlığınıza duacıyız Beyefendi.” dedi. Servet cevabı duysa da algılayacak gücü olmadığı için direkt içeri girecekken durdu. Servet “Ben bahçede oturacağım.” dedi. Vicdan havayı koklar gibi derin bir nefes alıp “Özgür Efendi saat gece yarısını geçti. Bu saatten sonra boğaz esintileri adamı çarpar. Siz en iyisi kış bahçesini hazırlayın.” dedi. Sonra kocasına sevgiden daha şiddetli olan muhabbetle bakıp “Ben de üzerimi değişip geleceğim. Sana da kalın bir hırka getiririm.” dedi. Özgür otuz senedir yanında çalıştığı patronunu çok iyi tanıyordu. İçinden çıkılmaz kuyulara düştüğünde uyuyamaz, hep bahçede sabahlardı. Anlaşılan bu gece yine o gecelerden biri olacaktı. Kış bahçesi için hemen hep içtiği sağlığa zararlı içeceklerden hazırladı. Pikabı, plakları kontrol etti. Puro kutusunu, makasını ve çakmağını sehpanın üzerine bıraktı.
Servet ise gecenin karanlığında boğazı yararak geçen gemilere bakarken bir yandan da bahçede voltalar atıyordu. Bazen durup öylece uzaklara dalıp boğulmamak için derin derin soluyordu. Nihayet bahçedeki çınarın yanına varıp boyunu ölçen gözlerle süzüp sırtını ona yaslayarak durmaya çalışsa da ağır ağır yere çöktü. O an orada canını vermek istiyordu. Olmadı çınarın bir dalından sallandırdığı urgan ile canı kıymanın tek yol olduğunu kanaat getirmek üzereydi. Bu arafta kalmışlık hâli karanlığın içinde her zerresinde sevgi kokan Vicdan’ın “Servet” diye çağıran sesiyle son buldu. Vicdan’ın sesi ona umulmadık bir şekilde en azından ayağa kalkabilecek kadar bir güç vermişti. Her şeye rağmen bu kadar zayıf düşmüş görünmek ve bilinmek istemiyordu. Yüreğindeki en son enerjiyi bedenine dağıtıp kış bahçesine geçti. Özgür patronu için içecekten kristal bardağa doldurup sehpanın üstüne bıraktı. Vicdan bakışlarıyla “Çıkabilirsin” dedi. Vicdan tecrübeli bir cerrah hassasiyetiyle ilk neşteri vurdu. Vicdan “Canım resepsiyondakiler canını sıkacak bir şey mi yaptı?” dedi. Servet “Hayır...” dedi. Vicdan “İşlerinde bizim bilmediğimiz bir sıkıntı mı var?” dedi. Servet umursamaz “Olsa ne olur?” dedi. Vicdan’ın yüreğinden sızlayarak peş peşe gelen bütün sorularına aynı meyanda cevaplar verdi. Servet en sonunda ayağa kalkıp pikaba bir plak koydu. Gecenin sessizliğinde
“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime” şarkının sözleri belki de bütün soruların cevabıyken Servet kristal bardaktaki içeceği döküp “Kendimi kirlenmiş, kötü bir insan olarak görüyorum.” dedi.
Vicdan’ın sesi her şeyi baskılamak için bu kez daha üst tonda çıkmaya başladı, “Sen kimseye kötülük etmeyen, on binlerce işçisine ekmek veren iyi bir insansın.” dedi. Servet mutsuz “Hee” diye gülüp “Ben ondan bahsetmiyorum.” dedi. Vicdan bu kez en şüpheci bir polis soğukkanlılığında kanıtları ortaya dökerek konuşmak için yanında getirdiği eski valizi açıp okul yıllıklarını çıkartıp okumaya başladı. Vicdan “Servet en çalışkan talebe, iyi bir oyun arkadaşı... Ortaokul, lise yıllığı... Okulun zekâ merkezi, onun sayesinde okulu bitirdik. Canciğer dost insan. Üniversite... Türkiye’nin geleceğine yön verecek dahi adam...” Onları yerine koyarken dergi, gazete küpürlerini gösterip arasından rastgele bir tane çekti, okumaya başladı. “Patronumuz bizlere her zaman piyasanın üstünde maaş ve sosyal haklar vermiştir. Hakkı ödenmez... Ben sana daha bunun gibi yüzlerce senin hakkında güzel yazı, hatıralar bulur getiririm.” dedi. Servet’in ruhunun derinliklerindeki açlık ferini söndürmüş bitap kelimelerle önce şarkının “Perde i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime” sözlerine eşlik ettikten sonra “Kirlenmişlik ve kötülük dışta değil, içte. Uzun zaman sonra bugün akşam namaz kıldım. Allah’ın huzurunda olmama rağmen kendimi O’ndan uzak, araya başka sevgililer aldığımı gördüm. Asıl kötülüğüm ve kirlenmişliğim bu...” dedikten sonra Vicdan’ın eski valize kaldırdığı hatıra defterini çıkartıp ilk sayfasını açtı, “Bak ilkokul müdürüm ne yazmış, rica etsem tane tane okur musun?” dedi. Vicdan inci tanesi gibi dolma kalemle yazılmış yazıyı okumaya başladı. Vicdan “Kıymetli ve sevgili oğlum, eminim bütün öğretmenlerin ve arkadaşın sana çalışkanlığından, mertliğinden bahsedecektir. Bu sonuna kadar doğrudur. Ama ben senin için umarım ve dua ederim ki Abdulkadiri Geylani, Yunus Emre Hz. gibi bir Allah dostu olman temennisinde bulunuyorum. Erenler İlköğretim Okulu Müdürü Erol Arslan.” son satırla beraber Vicdan susup defteri kapatırken Servet “Yaa sevgilim, ben ne kadar kirlenmiş ve kötü bir adam olmuşum, gördün mü?” Elleriyle umutsuzca boşlukta sallayıp “Ben neredeyim, bu duadaki çocuk nerede?” dedi.
Devamı gelecek ay.
