Ekran Kaydırmanın Zihnimizdeki Maliyeti / Tayfun Erden
İçinde bulunduğumuz çağda, on yıllardır kanıtlanmış evrensel gerçekliklerin bile sosyal medyada birer “görüş ayrılığına” veya sıradan bir “tartışma” meselesine dönüştüğünü görüyoruz. Bir zamanlar herkesin üzerinde uzlaştığı rasyonel doğrular, nasıl oluyor da bu platformlarda bu kadar kolay bükülebiliyor ve yerini kişisel kanılara bırakabiliyor?
Bu dönüşümün arkasında ekonomik, politik ve sosyolojik birçok etken bulunmakla birlikte, çalışmamızın temel konusu olan dijital iletişim ortamları, hakikatle kurduğumuz ilişkiyi köklü biçimde değiştirmektedir.
Sosyal medya yalnızca enformasyonun taşındığı teknik bir kanal değildir. Platformlar, dikkatimizi yönlendirmekte, hangi içerikle ne sıklıkta ve ne kadar süre karşılaşacağımızı belirlemekte ve zihinsel süreçlerimizi etkileme potansiyeli taşımaktadır. Bir bilim insanının onlarca yıllık araştırmaya dayanan açıklaması ile herhangi bir kullanıcının kişisel yorumu, aynı algoritmik akış içerisinde yan yana gelebilmektedir. Böylece enformasyonlar arasındaki niteliksel farklar silikleşmekte ve görünürlük, bilginin hakikatle kurduğu ilişkiden ziyade ürettiği dikkat ve etkileşime bağlı hâle gelebilmektedir.
Bireyler de bu akış içerisinde enformasyonun doğruluğunu değerlendirmekten ziyade, içeriğin kendilerinde oluşturduğu etkiye tepki verebilmektedir. Bu etki, kullanıcıların ilgi alanlarına hitap ederken aynı zamanda platformların ekonomik değer üretmesini sağlayan öngörü sistemlerini beslemektedir. Araştırmamızın temel iddiası da bu noktada ortaya çıkmaktadır: Bireyler yanlış enformasyona yalnızca bilgi eksikliği nedeniyle inanmamaktadır. Platformların ürettiği duygulanımsal yoğunluk, hız kültürü ve sürekli uyarılma hâli, enformasyonu daha sezgisel ve daha az analitik biçimde işlememize zemin hazırlamaktadır. Böylece bilimsel uzlaşıya dayanan konular bile zamanla kişisel kanaatler düzeyinde tartışılabilir hâle gelebilmektedir.
Çalışmanızda “duygu” ile “duygulanım” (affect) arasında çok kritik bir ayrım yapıyorsunuz. Sosyal medyada gezinirken hissettiğimizi sandığımız şeyler aslında kendi bilinçli duygularımız değil mi? Duygulanım bizi nasıl yönlendiriyor?
Bu ayrım, çalışmanın en temel noktalarından birini oluşturmaktadır. Günlük hayatta çoğu zaman duygu (emotion) kavramını, duygulanımı (affect) da kapsayacak şekilde kullanmaktayız. Oysa literatürde bu iki kavram, birçok araştırmacı tarafından birbirinden farklı biçimde ele alınmaktadır. Duygu; korku, öfke, mutluluk ya da üzüntü gibi bireyin farkında olduğu ve isimlendirebildiği bilinçli deneyimleri ifade etmektedir. Duygulanım ise çoğu zaman bilinçli deneyimlerden önce devreye giren, çevreyle kurduğumuz etkileşim sonucunda bedenimizi ve zihnimizi belirli yönlere hazırlayan daha temel bir süreçtir. Bilinç öncesi işleyen duygulanım süreçlerinin yönlendirmesiyle bilinçli duygularımız şekillenmektedir.
Sosyal medyada hissettiğimizi düşündüğümüz şeyler elbette bizim duygularımızdır. Ancak bu duygular, çoğu zaman bedenimizin ve zihnimizin bilinç öncesi düzeyde etkilenmesiyle oluşan bir zemin üzerinde şekillenmektedir. Henüz farkına varmadan dikkatimiz belirli içeriklere yönelmekte, bazı içerikler bize daha önemli, daha acil, daha tehdit edici veya daha ilgi çekici görünmektedir. Biz bu ilk değerleme ve yönelim alanını duygulanım kavramı üzerinden açıklamaya çalışmaktayız.
Sosyal medya platformlarının da bu süreçten yararlandığını düşünmekteyiz. Sonsuz kaydırma, kısa videolar, bildirimler, beğeniler, sembol kullanımı ve benzeri birçok tasarım unsuru yalnızca enformasyon sunmamakta, aynı zamanda zihinsel ritmimizi ve dikkatimizi sürekli olarak modüle etmektedir. Bu nedenle çoğu zaman önce etkilenmekte, ardından bu etkilenmenin oluşturduğu duygulanımsal tonu bilinçli bir duygu olarak anlamlandırmaktayız. Başka bir deyişle, duygularımız çoğu zaman duygulanımsal süreçlerin üzerinde şekillenmektedir.
Tezinizde kaydırma (scrolling) alışkanlıklarımızın ve platform tasarımlarının, yalan haberlerin yayılımını ciddi bir seviyede kolaylaştırdığına dikkat çekiyorsunuz. Kahneman’ın ‘Sistem 1’ (hızlı/sezgisel) ve ‘Sistem 2’ (yavaş/analitik) ayrımından yola çıkarak, sürekli akış mantığının analitik düşünmeyi devre dışı bırakıp karar alma süreçlerimizi nasıl dönüştürdüğünü biraz açar mısınız?
Amos Tversky ile Daniel Kahneman’ın ortaya koyduğu Sistem 1 ve Sistem 2 yaklaşımı, dijital iletişim ortamlarında nasıl bir zihinsel işleyiş içerisine girdiğimizi anlamak açısından oldukça önemli bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Sistem 1 hızlı, sezgisel ve düşük bilişsel çabayla çalışan düşünme biçimini ifade ederken, Sistem 2 daha yavaş, analitik ve eleştirel değerlendirme gerektiren zihinsel süreçleri ifade etmektedir. Her iki işleyiş arasında beden ve zihin açısından ciddi bir maliyet ve yoğunluk farkı bulunmaktadır. Sistem 2 beden ve zihin için daha maliyetli bir süreç olduğundan, zihin karşılaştığı durumları mümkün olan en az bilişsel çabayla çözmeye, yani Sistem 1’e yönelmeye daha eğilimlidir. Çalışmamız, literatürdeki birçok araştırmayla birlikte, belirli sosyal medya platformlarının tasarım mantığının bireyleri çoğu zaman Sistem 1’in baskın olduğu bir zihinsel işleyişe yönlendirdiğini savunmaktadır.
Sonsuz kaydırma gibi tasarım unsurları, her bir enformasyonun analitik biçimde değerlendirilmesi için gerekli zamanı ve zihinsel alanı daraltmaktadır. Kullanıcı henüz bir içeriği değerlendirmeden bir sonraki uyarıcıyla karşılaşmakta ve böylece dikkat, belirli bir konu üzerinde yoğunlaşmak yerine akış boyunca sürekli yer değiştirmektedir. Bu durum Sistem 2’nin bütünüyle devre dışı kalmasına değil, daha seyrek devreye girmesine neden olabilmektedir. En az çaba yasası gereğince zihin, yoğun bilişsel değerlendirme yerine Sistem 1’in hızlı ve düşük maliyetli işleyişinde kalabilmektedir.
Çalışma, sosyal medya platformlarının insanları analitik biçimde düşünemez hâle getirdiğini iddia etmemektedir. Asıl mesele, platform tasarımlarının bireyleri sürekli olarak hızlı, sezgisel ve duygulanımsal karar süreçlerine yönlendirmesi, analitik değerlendirmenin ise giderek daha seyrek başvurulan ve daha fazla çaba gerektiren bir işleyişe dönüşmesidir. Sosyal medya, düşünme kapasitemizi ortadan kaldırmamakta fakat hangi düşünme biçiminin daha kolay ve erişilebilir hâle geleceğini önemli ölçüde şekillendirmektedir.
Tezinizde iletişim biçimimizin metinlerden çok kısa videolara ve görsellere kaydığını belirtiyorsunuz. Peki, bir yalanı metin yerine görselle (veya videoyla) sunmak, zihnimizde ne tür bir ‘gerçeklik yanılsaması’ oluşturuyor?
Burada önemli olan, görselin veya videonun metinden daha doğru ya da daha yanlış olması değil, enformasyonun sunuluş biçimi ve aktarıldığı iletişim ortamının onun zihinsel olarak nasıl işleneceğini etkileyebilmesidir.
Metin, uygun koşullar altında bireyi daha yavaş düşünmeye, kavramlar arasında ilişki kurmaya ve analitik değerlendirme yapmaya davet edebilmektedir. Görsel ve özellikle kısa video formatları ise enformasyonu daha hızlı, yoğun ve doğrudan aktarmaktadır. Bu hız, enformasyonun doğruluğunu artırmamakla birlikte, bireyin ona ilişkin gerçeklik hissini güçlendirebilmektedir. Çünkü görsel anlatı, çoğu zaman doğrulama süreci başlamadan önce zihinsel bir temsil ve duygulanımsal bir etki oluşturabilmektedir. Böylece “görmüş olmak”, farkında olmadan “doğru olduğunu bilmek” ile karıştırılabilmektedir.
Özellikle günümüz sosyal medya platformlarında bağlamından kopuk görüntüler, müzikler, semboller, renkler ve yazı karakterleri bir arada kullanılarak güçlü bir duygulanımsal atmosfer oluşturulmaktadır. Birey bu durumda yalnızca belirli bir enformasyonla karşılaşmamakta, aynı zamanda onu önceden kurgulanmış bir duygulanımsal bağlam içerisinde deneyimlemektedir. Bu tür kalıplaşmış iletişim biçimleri, mesajın nitel yükünden çok, nicel olarak ne ölçüde görünür kılındığını ve biçimsel olarak nasıl cilalandığını daha önemli hâle getirmektedir. Çalışmada bu süreç, duygulanım modülasyonu çerçevesinde ele alınmaktadır.
Bu nedenle görsel ya da video tek başına bir “gerçeklik yanılsaması” üretmemektedir. Ancak dikkati yönlendiren, sezgisel değerlendirmeyi güçlendiren ve analitik düşünme için ayrılan süreyi daraltan bir iletişim ortamı oluşturabilmektedir. Böyle bir ortamda bireyler çoğu zaman “Bu doğru mu?” sorusundan önce “Bu bana gerçek gibi geliyor.” değerlendirmesini yapabilmektedir. Bilginin doğruluğu analitik olarak değerlendirilmekten ziyade hissedilmektedir. Problematik enformasyonun yayılımını kolaylaştıran unsurlardan biri de tam olarak bu dönüşümdür.
Literatüre “Duygulanım Soğanı” gibi bir kavram kazandırıyorsunuz. Bu bağlamda, her sosyal medya platformu bizi aynı şekilde mi etkiliyor, yoksa platformların mimarisi (örneğin, hızlı akışa karşı yorumlayıcı ortamlar) zihnimizi farklı şekillerde mi şekillendiriyor?
Hayır, her sosyal medya platformu bizi aynı biçimde etkilememektedir. Bir platformun hızlı akışa, görsel yoğunluğa, kısa süreli etkileşime ve sürekli yenilik beklentisine dayanması ile bir platformun açıklamaya, yorumlamaya, karşılaştırmaya ve gerekçelendirmeye daha fazla alan açması, zihnimiz açısından aynı koşulları üretmemektedir.
“Duygulanım Soğanı” kavramı da bu etkilerin nasıl işlediğini açıklamak amacıyla geliştirdiğimiz üç katmanlı bir modeldir. İlk katmanda, bir içerikle karşılaştığımızda henüz bilinçli olarak düşünmeye başlamadan önce oluşan bedensel ve nörolojik yönelimler yer almaktadır. İkinci katmanda bu ilk etkiler belirli bir duygulanımsal tona dönüşmekte; içerik bize önemli ya da önemsiz görünmeye başlamaktadır. Son katmanda ise bu ton, anılarımız, imgelerimiz, dürtülerimiz ve bilişsel süreçlerimizle birleşerek düşüncenin üzerinde çalışacağı bir “duygulanımsal zemin” oluşturmaktadır. Dolayısıyla enformasyonu hiçbir zaman bütünüyle nötr bir zihinsel alanda değerlendirmediğimizi söylemek yanlış olmayacaktır. Düşünmeye başladığımız anda bu zemin, belirli ölçüde çoktan hazırlanmış durumdadır.
Hızlı, görsel ve kesintisiz akışa dayanan platformlar, kullanıcıyı çoğunlukla derinlemesine düşünmeye davet etmekten çok akışın içinde tutmaktadır. Her içerik yeni bir uyarıcı vaat ettiği için dikkatimiz sürekli tarama hâlinde kalabilmektedir. Çalışmada “duygulanımsal enformasyon ortamları” olarak ele aldığımız bu platform hattı hızı, çağrışımsal tepkiyi, sosyal görünürlüğü ve düşük çabalı etkileşimi öne çıkarmaktadır. Buna karşılık “yorumlayıcı enformasyon ortamları”, kullanıcının içerikle daha uzun süre temas kurmasına, enformasyonu karşılaştırmasına, bağlam aramasına ve gerekçeleri değerlendirmesine görece daha fazla imkân tanımaktadır.
Duygulanımsal ve yorumlayıcı enformasyon ortamlarının, Duygulanım Soğanı’nın katmanlarını aynı yoğunlukta etkilemediği düşüncesindeyim. Hızlı ve sürekli uyarım, ilk katmanlarda oluşan duygulanımsal tonu güçlendirerek düşüncenin üzerinde çalışacağı zemini daha yoğun biçimde şekillendirebilmektedir. Buna karşılık yorumlamaya ve gerekçelendirmeye daha fazla alan açan ortamlar, duygulanımı ortadan kaldırmamakla birlikte bu zeminin bilişsel süreçler üzerindeki yönlendirici etkisini azaltarak daha analitik bir değerlendirmeye imkân tanıyabilmektedir.
Araştırmanın bulguları da bu ayrımı desteklemektedir. Duygulanımsal enformasyon ortamlarının kullanım sıklığı arttıkça, iklim değişikliği konusunda yanlış bilgi düzeyinin yükseldiği görülmektedir. Buna karşılık, yorumlayıcı enformasyon ortamlarının kullanımı doğru iklim bilgisiyle pozitif ve yanlış iklim bilgisiyle ise negatif bir ilişki göstermektedir. Ancak burada platformları “iyi” ve “kötü” şeklinde sınıflandırmadığımızı özellikle vurgulamak isterim. Yorumlayıcı ortamlar da yanlış bilgiden bağımsız değildir öte yandan hızlı akışa dayanan platformlar da her durumda yanlış bilgi üretmez. Temel mesele, platform mimarisinin hangi zihinsel işleyişi daha erişilebilir ve daha olağan hâle getirdiğidir.
Mevcut inançlarla çelişen, kanıtlara dayalı bilgilerle karşılaşıldığında, görüşlerin değişmesinden ziyade daha da katılaşıldığı bilinen bir durum. Yankı odalarının ve kutuplaşmanın, algoritmaların iş birliğiyle ulaştığı bu seviyeyi tezinizdeki bulgular ışığında değerlendirir misiniz?
Bu durumu, güdülenmiş akıl yürütme, doğrulama yanlılığı ve geri tepme etkileriyle ilişkilendirmek mümkündür. Bireyler, çoğu zaman karşılaştıkları enformasyonu yalnızca kanıtların gücüne göre değerlendirmemektedir. Enformasyon, mevcut inançlar, kültürel kimlik, grup aidiyeti ve daha önce oluşmuş duygulanımsal zemin üzerinden işlenmektedir. Bu nedenle kanıta dayalı bir bilgi, kişinin ait olduğu grubun ortak hakikatiyle çeliştiğinde, yeni bir öğrenme imkânından çok kimliğe yönelmiş bir tehdit olarak algılanabilmektedir. Böyle bir durumda veri, bilişsel olarak değerlendirilmeden önce duygulanımsal düzeyde reddedilmektedir.
Kutuplaşma tam da bu noktada fikir ayrılığı olmanın ötesine geçmektedir. Karşıt gruptan gelen bir enformasyon, içeriği incelenmeden “taraflı”, “yanlış”, “manipülatif” ya da “düşmanca” olarak etiketlenebilmektedir. Böylece taraflar aynı gerçeklik alanında yaşamalarına rağmen farklı hakikat sistemleri içinde konumlanmaktadır. Görüş değiştirmek, yalnızca bir düşünceden vazgeçmek anlamına gelmemektedir. Kimi zaman kişinin içinde bulunduğu sosyal ağla, kimliğiyle ve aidiyet duygusuyla kurduğu uyumu da riske atmaktadır. Bu nedenle karşıt kanıtlar, mevcut görüşü zayıflatmak yerine grup içi bağlılığı ve kişinin kendi konumunu savunma eğilimini güçlendirebilmektedir.
Algoritmalar ise bu eğilimleri yoktan var eden tekil bir neden değildir. İnsanlar fiziksel yaşamda da kendilerine benzeyen kişilerle ilişki kurmaya ve yakın çevrelerinden gelen enformasyona daha fazla güvenmeye eğilimlidir. Sosyal medya algoritmaları, hâlihazırda var olan bu insani yönelimin üzerine eklemlenerek onu hızlandırmakta, yoğunlaştırmakta ve görünür hâle getirmektedir. Beğeni, paylaşım, takip ve izleme davranışlarından öğrenen sistemler, kullanıcıya giderek daha kolay uyumlanabileceği içerikler sunmaktadır. Böylece küme içi bağlantılar güçlenirken farklı gruplar arasındaki bağlar zayıflamakta ve filtre balonları ile yankı odaları oluşabilmektedir. Algoritma bu anlamda mevcut bilişsel ve toplumsal eğilimleri büyüten güçlü bir katalizör olarak ele alınabilmektedir.
Tezdeki dikkat çekici bulgulardan biri, aktif doğrulama davranışı ile sosyal medya okuryazarlığının her durumda beklenen koruyucu sonucu üretmemesidir. Bu kabiliyetler, bazı durumlarda yanlış iklim bilgisiyle pozitif bir ilişki göstermektedir. Bu bulgu, rasyonel becerilerin tek başına yeterli olmayabileceğini düşündürmektedir. Birey güçlü bir duygulanımsal ve kimliksel yönelim içindeyse, doğrulama becerisini kendi inançlarını sorgulamak için değil, bu inançları savunacak yeni gerekçeler bulmak için de kullanabilmektedir. Başka bir deyişle akıl yürütme, her zaman mevcut inancın denetleyicisi olarak değil, zaman zaman onun savunucusu olarak çalışabilmektedir.
Yorumlayıcı enformasyon ortamlarının, iklim değişikliğine ilişkin en çok tartışılan konulardaki doğru bilgilerle pozitif bir ilişki göstermesi, tüm kutuplaşmalara rağmen bu ortamların bilimsel uzlaşıyı destekleme potansiyeline işaret etmektedir.
Dolayısıyla sorun, yalnızca bireylerin farklı bilgilerle karşılaşıp karşılaşmaması değildir. Enformasyon çeşitliliği artsa bile kutuplaşma devam edebilmektedir. Asıl belirleyici olan, enformasyonun nasıl paketlendiği, hangi duygulanımsal tonla sunulduğu ve kullanıcıya onu değerlendirmesi için nasıl bir ortam sağlandığıdır. Yankı odalarını aşmanın yolu da yalnızca karşıt kanıtları daha yüksek sesle tekrarlamaktan değil, bu kanıtların kimlik tehdidi üretmeden, yorumlayıcı ve müzakereci bir zeminde işlenebileceği iletişim koşullarını kurmaktan geçmektedir.
İşin bir de ticari boyutu var. Platformların ‘Gözetim Kapitalizmi’ ile bizim korkularımızı ve öfkemizi birer ticari hammaddeye dönüştürdüğünü söylüyorsunuz. Özellikle ‘öfke tuzağı’ (ragebait) gibi içeriklerin bu kadar yaygınlaşmasının ardında yatan ekonomik sistemi anlatır mısınız?
Gözetleme kapitalizmi, insan deneyiminin veri çıkarımı, davranışların öngörülmesi ve ekonomik değer üretimi için ücretsiz bir hammadde olarak kullanıldığı yeni bir düzeni ifade etmektedir. Sosyal medya platformlarında neye baktığımız, hangi içerikte durduğumuz, neyi beğendiğimiz veya neye öfkelendiğimiz birer veri izi bırakmaktadır. Makine zekâsı bu izleri analiz ederek ilgi alanlarımızı ve gelecekteki davranışlarımızı tahmin etmeye çalışmaktadır. Bu yeni endüstrinin hammaddesi kullanıcıların davranışsal verileri, üretim bandı makine zekâsı, ortaya çıkan ürünü ise öngörüdür.
Bu sistem içerisinde dikkat, ekonomik değere dönüşen temel kaynaklardan biridir. Kullanıcının platformda daha uzun süre kalması hem daha fazla reklam gösterilmesi hem de makine zekâsının işleyebileceği daha fazla veri üretilmesi anlamına gelmektedir. Kullanıcılar yalnızca bir hizmetten yararlanmamakta, beğenileri, yorumları ve paylaşımlarıyla sistemin öğrenmesi için gerekli ücretsiz emeği de sağlamaktadır. Sistem de bu sinyaller doğrultusunda içerik akışını sürekli olarak yeniden düzenlemektedir.
Öfke ve korkunun temel alındığı içerikler, dikkati hızla yönlendiren ve bireyi tepki vermeye çağıran güçlü bir duygulanımsal zemin oluşturabilmektedir. Kullanıcı içeriği desteklemek, eleştirmek veya öfkesini göstermek amacıyla paylaşsa bile platform açısından ölçülebilir bir etkileşim üretmektedir. Sistem, içeriğin sevilmesiyle ona öfkelenilmesi arasında ahlaki bir ayrım yapmamaktadır, her iki tepkiyi de katılım sinyali olarak değerlendirmektedir. Böylece korku ve öfke doğrudan satılan ürünler olmaktan çok, görüntülenmeye, davranışsal veriye ve ekonomik kazanca dönüştürülen kaynaklar hâline gelmektedir.
Bu yapı zamanla kendini besleyen bir döngü oluşturmaktadır. Öfke yüklü içerikler etkileşim aldıkça algoritmik görünürlük kazanmaktadır. İçerik üreticileri de daha kışkırtıcı başlıklara, daha keskin karşıtlıklara ve daha yoğun duygusal ifadelere yönelmektedir. Sonuçta platform ekonomisi başarıyı doğruluk, toplumsal yarar veya düşünsel derinlik üzerinden değil, dikkat, etkileşim ve öngörülebilir davranış üzerinden ölçmektedir. Böylece enformasyonun hakikat değeri geri plana çekilirken, yarattığı duygulanımsal etkinin ekonomik değeri öne çıkmaktadır.
Genellikle yalan haberle mücadelede “medya okuryazarlığı” ve bireysel farkındalık öğütlenir. Ancak tezinizde bireysel çabanın tek başına yetersiz kalacağını, sorunun temelinde platform mimarisinin yattığını vurguluyorsunuz. Zihnimizi bu manipülasyonlardan korumak ve sosyal medyayı faydalı bir araca dönüştürmek için, hem bireysel yaklaşımımızda hem de yapısal boyutta ne gibi değişimlere ihtiyacımız var?
Medya okuryazarlığı ve doğrulama davranışları gerekli olmakla birlikte tek başına yeterli değildir. Araştırmanın bulguları, bu becerilerin problematik bilgi göstergeleri karşısında her zaman beklenen koruyucu etkiyi üretmediğini göstermektedir.
Bireysel düzeyde öncelikle sosyal medyanın bizi nasıl bir duygulanımsal ton içinde tuttuğunu fark etmemiz gerekmektedir. Bizi öfkelendiren, korkutan veya acil tepki vermeye çağıran içerikler karşısında akışı bilinçli biçimde yavaşlatmak önemlidir. İçeriği yalnızca başlığı veya paylaşan hesap üzerinden değerlendirmemek, kaynağını, bağlamını ve dayandığı kanıtları incelemek gerekmektedir. Farklı kaynakları karşılaştırmak, öneri akışlarını düzenlemek ve açıklama, yorumlama ve gerekçelendirmeye daha fazla imkân tanıyan sosyal medya platformlarına yönelmek de bireysel kontrol alanımızı genişletebilir.
Bunların ötesinde çağımızın en önemli gerekliliklerinden biri, etik ve felsefe alanlarındaki düşünsel donanımımızı artırmaktır. Yapay zekâyla birlikte enformasyonu işleme sorumluluğu yavaş yavaş insandan makineye kaymaktadır. Makinelerin insan kapasitesini aşan miktarda enformasyonu işleyebildiği bu dönemde, kerteriz noktasını yalnızca “dataizm” kültüründen almayan etik ve felsefi yaklaşımların sorumluluğu hâlâ bireylerin üzerindedir.
Maryanne Wolf gibi araştırmacıların çalışmaları, metin okumanın beynin birçok sistemini birlikte harekete geçirdiğini, eleştirel düşünme, empati ve hakikatle ilişki kurma kapasitesini geliştirdiğini göstermektedir. Bu açıdan okuma, yalnızca enformasyon edinme yöntemi değil, zihinsel süreçlerimiz için bir egzersizdir. Buna karşılık hap şeklinde bolca enformasyon tüketimi, yorgunluk ve yüzeysel işleme üretebilmektedir. Enformasyon bombardımanı altında kalan zihin, istemsiz biçimde hızlı, sezgisel ve düşük çabalı düşünmeye yönelebilmektedir. Bu nedenle temel önerim, merakımızı köreltmeden nicel değil, nitel bir enformasyon tüketimini benimsemektir. Bu da zamanın ruhunun aksine yavaş, sakin ve düşünmeye açık bir enformasyon diyetiyle mümkün olabilir. Bilgiyi hazır kalıplar içinde tüketilen bir nesne olarak değil, enformasyonlar arasında bağlantı kurularak sentezlenen bir süreç olarak ele almak daha yerinde olacaktır.
Ayrıca her enformasyon kanalının her tür enformasyon aktarımı için elverişli olmadığı gerçeğini de konuşmamız gerekmektedir. Nasıl ki bir cenaze haberini neşeli bir anlatı tonuyla iletmek uygun değilse, iklim değişikliği gibi zamana ve mekâna yayılan bir hipernesnenin anlaşılması için de sosyal medyanın kısa ve hızlı enformasyon paketleri yeterli olamamaktadır. Bu ortamlar çoğunlukla derinlikli bilgi edinmekten çok vakit geçirdiğimiz ve sosyalleştiğimiz alanlardır. Dolayısıyla yalnızca doğru haber kaynağı seçmeyi değil, hangi tür bilgiyi hangi iletişim ortamından alacağımızı da öğrenmeliyiz.
Ancak sorumluluğu bütünüyle kullanıcıya yüklemek adil değildir. Yapısal düzeyde platformların yalnızca etkileşimi, görünürlüğü ve kullanım süresini artırmayı hedefleyen tasarım anlayışı sorgulanmalıdır. Algoritmik sistemler daha şeffaf olmalı ve kullanıcıya içerik akışı üzerinde daha fazla kontrol sağlanmalıdır. Bunun yanında doğruluk, bağlam ve kamusal yarar gibi ölçütler görünürlük mekanizmalarına dâhil edilmelidir. Dolayısıyla çözüm, sosyal medyayı bütünüyle reddetmek değil; para, kod, toplumsal normlar ve yasal düzenlemeler üzerinden bu ortamları eleştirel düşünmeyi, müzakereyi ve gerekçelendirilmiş bilgi üretimini destekleyecek biçimde yeniden yapılandırmaktır.
