Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

vakiftemmuz2026

Çocuğun Görünmez İhtiyacı: Onaylanma / Klinik Psikolog Merve Eskin Altıparmak

Bu Yazıyı Paylaşın:
Çocuğun Görünmez İhtiyacı: Onaylanma / Klinik Psikolog Merve Eskin Altıparmak

Günlük hayatta bir çocuğun duygusunu ‘onaylamak’ dendiğinde ne anlamalıyız; bu kavramı çocuğun her istediğine ‘evet’ demekten veya her davranışını doğru bulmaktan ayıran o temel fark nedir?
İnsan davranışları genetik faktörlerle şekillendiği kadar sosyal öğrenme süreçlerinden de etkilenir. Bizler dünyayı önce ailemizin gözlerinden tanırız; onların tepkilerini izleyerek neyin doğru, güvenli veya kabul edilebilir olduğunu öğreniriz. Bu noktada, Diyalektik Davranışçı Terapi’nin (DDT) kurucusu Marsha Linehan’ın literatüre kazandırdığı “onaylamayan çevre” kavramı, bireyin duygusal gelişimindeki kritik etmenlerden birini temsil ediyor diyebiliriz.
Onaylamayan çevre, en basit hâliyle bakım veren kişilerin çocuğun duygusal tepkilerini önemsemediği, bu tepkileri kabul etmediği veya cezalandırdığı ortam olarak tanımlanabilir. Ancak burada ebeveynlerin en çok düştüğü yanılgı, çocuğu onaylamayı onun her istediğine boyun eğmekle karıştırmaktır.
Onaylamak ve her şeye “evet” demek arasındaki temel farkları şöyle açıklayabilirim: İlk olarak çocuğun duygusunu onaylamak, çocuğun yaşadığı hissin o anki şartlar altında anlaşılabilir olduğunu kabul etmektir. Örneğin, oyuncağı kırılan bir çocuğun öfkesini görmek ve “Şu an çok kızgınsın, en sevdiğin oyuncak kırıldığı için böyle hissetmen çok normal.” demek bir onaylamadır. Ancak bu öfkeyle etrafa zarar vermesine izin vermemek, yani sınırı korumak ise ebeveynin sorumluluğundadır. Yani burada onayladığımız ve doğruladığımız duygudur, her davranış değildir. Bir diğer temel fark, onaylama sürecinin çocuğun isteğini yerine getirmek yerine, onun gerçekliğini paylaşmak olmasıdır. Yine bir örnek verecek olursam, akşam yemeğinden önce çikolata yemek isteyen bir çocuğa “Biliyorum, şu an canın çok tatlı çekiyor ve buna ‘hayır’ demem seni hayal kırıklığına uğrattı.” demek, çocuğun duygu dünyasına kurulan bir köprüdür.
Özetle; onaylamak, çocuğu sınırsız bir özgürlüğe bırakmak değil, ona kendi duygularını tanıyabileceği güvenli bir ayna tutmaktır. Her istediğine evet demek çocuğu dış dünyaya karşı savunmasız bırakır. Aslında çocuklar, her istediklerinin yapılmasından ziyade, nerede duracaklarını bildikleri net çerçeveler içinde kendilerini çok daha güvende hissederler. Onaylama, çocuğun “görülme” ihtiyacını karşılarken, sınırlar onun “korunma” ihtiyacını karşılar. Bu ikisi birleştiğinde çocuk, hem anlaşıldığı hem de güvende olduğu bir iklimde büyür.
Bir ebeveynin çocuğuna ‘Ağlayacak bir şey yok.’ demesi, çocuk için neden sadece bir teselli cümlesi değil de bir ‘onaylamama’ mesajı olarak algılanıyor?
Ebeveynlerin büyük bölümü bu cümleyi, aslında çocuğu sakinleştirmek için iyi niyetle kuruyor. Fakat bu cümle çocuğun dünyasında bir teselli olarak değil de onaylanmama olarak yankı buluyor. Ebeveynin cevabı, çocuğun o anki içsel deneyimini inkâr etmiş olur. Ebeveyn, çocuğa “Ağlayacak bir şey yok.” dediğinde çocuk; duygusunun bastırılması ya da kontrol altına alınması gerektiği mesajını alır. Çocuk burada bir ikileme düşüyor: “İçimden bir ses ağlamam gerektiğini söylüyor; ama en güvendiğim kişi ortada bir sebep olmadığını anlatıyor. O zaman benim hissettiklerim yanlış.” Onaylayıcı olmayan bir çevrede çocuklara genellikle yaşadıkları sorunları kendi başlarına ve kolayca çözmeleri gerektiği mesajı verilir. Ancak böyle bir ortamda, duygusal olarak hassas çocuklara duygu düzenleme ya da problem çözme gibi beceriler yeterince kazandırılmaz. Dolayısıyla çocuk, kendini daha iyi hissetmesi gerektiği yönünde bir mesaj almasına rağmen, bunu nasıl başaracağını bilemez. Bir metaforla somutlaştıracak olursam “Diyelim ki ayağınız bir yere sertçe çarptı ve canınız çok acıyor. Yanınızdaki kişi de size ‘Aslında acımıyor, acıyacak bir şey yok.’ diyor. Acınız geçer mi? Hayır. Aksine hem canınız yanmaya devam eder, hem de yanınızdaki kişinin sizi anlamadığını düşünür ve öfke veya yalnızlık hissedersiniz. İşte çocuk için de ‘Ağlayacak bir şey yok.’ cümlesi çocuğun yaşadığı deneyimin geçersiz kılınması ve yok sayılmasıdır.”
Duygusal onaylanma ihtiyacı çocuk büyüdükçe nasıl bir şekil değiştiriyor; örneğin, 3 yaşındaki bir çocuğun ihtiyacı ile 10 yaşındaki bir çocuğun beklediği onay arasında ne gibi farklar var?
Aslında onaylanma ihtiyacının özü hep aynı: Görülmek ve olduğumuz gibi kabul edilmek. Ancak çocuk büyüdükçe bu ihtiyacı karşılama biçimimiz eviriliyor. 3 yaş gibi küçük çocuklarda duygu düzenleme mekanizması henüz gelişme aşamasında olduğu için, onaylanma ihtiyacı daha çok bir anlamlandırma süreci olarak karşımıza çıkar. Çocuk o an hissettiği yoğunluğun ne olduğunu ve bununla nasıl baş etmesi gerektiğini bilemez. Ebeveynin çocuğun duygusunu fark edip bunu söze dökmesi, çocuk için o belirsiz gerginliğin tanımlanabilir ve dolayısıyla katlanılabilir bir hale gelmesi demektir. Burada ebeveyn, çocuğun iç dünyası için bir nevi düzenleyici rolü üstlenir.
10 yaşına gelindiğinde ise çocuğun ihtiyacı sadece yatıştırılmak değil, olayları değerlendirme biçiminin de kabul görmesidir. Bu yaştaki çocuk artık duygularını isimlendirebilir; ancak hissettiği duygunun, yaşadığı olayla ne kadar uyumlu olduğunu ve başkaları tarafından nasıl görüldüğünü anlamaya çalışır. Örneğin; çocuk, arkadaşıyla yaşadığı bir tartışmayı anlattığında, ona “Büyütecek bir şey yok.” demek yerine; “Arkadaşının bu davranışı seni hayal kırıklığına uğratmış; bu durumu böyle değerlendirmen oldukça anlaşılır.” demek gerekir. Yani, küçük çocuk, ebeveyninden kendisini yatıştırmasını bekler. Okul çağındaki bir çocuk için ise ebeveyninden kendisini anlamasını bekler. Yaş büyüdükçe onaylama; fiziksel bir kucaklamadan zihinsel bir kucaklamaya, yani “Senin bakış açını görüyorum ve buna değer veriyorum.” mesajına dönüşür.
Bebeklikten itibaren bakım verenlerle kurulan duygusal bağ, bireyin ileride kendi duygularını ‘tanıma’ ve ‘isimlendirme’ becerisi nasıl etkiliyor?
Bebeklikten itibaren kurulan duygusal bağ, aslında bireyin kendi içinde tuttuğu bir projeksiyon gibidir. Çocuk, kendi iç dünyasında olup bitenleri önce bakım vereninin ona tuttuğu aynadan öğrenir. Eğer bu bağ sağlıklı ve onaylayıcıysa, çocuk eline bir duygu haritası almış olur. Ancak onaylayıcı olmayan bir çevrede durum tam tersine döner.
Çocuğun içsel dünyası (örneğin, yaşadığı yoğun bir panik) ile çevrenin dışsal değerlendirmesi (Abartıyorsun, panik yapacak bir şey yok.) arasında bir uçurum oluştuğunda, çocuk kendi duygularına olan güvenini kaybetmeye başlar. Yaşadığı olay ile hissettiği duygu arasındaki neden-sonuç ilişkisini kurmakta zorlanan çocuk, bu belirsiz gerginliğe bir isim veremez. Çünkü hissettiği şey, ona sürekli “yanlış” veya “yok” denilerek geçersiz kılınmıştır. Bu durum, bireyin ileride ne hissettiğini ayırt edemediği duygusal bir belirsizliğe yol açar. Bu sürecin yetişkinlikteki yansıması, bireyin kendi duygularına karşı acımasız bir yargıca dönüşmesidir. Onaylanmayan çocuklar büyüdüklerinde, tıpkı geçmişteki çevreleri gibi kendi duygularını birer hata olarak görme eğiliminde olurlar. Bir duygu hissettiklerinde onu tanıyıp anlamaya çalışmak yerine, kendilerini bu duygudan ötürü sertçe eleştirir ve kendi içsel deneyimlerini göz ardı ederler. Sonuç olarak bakım verenin çocuğun duygusunu onaylaması, çocuğun zihnine ileride kendi kendini sakinleştirebileceği sağlıklı bir iç ses inşa etmektir. Bu bağ zayıf olduğunda ise o iç ses, yerini ne hissettiğini bilmeyen ve sürekli kendini suçlayan bir sessizliğe veya öfkeye bırakır.
Ebeveynlerin çocuğun yaşadığı duygu üzerine yaptığı açıklamalar, çocuğun o anki içsel gerginliğini yatıştırma veya artırma noktasında nasıl bir rol oynuyor?
Ebeveynlerin duygularını ifade etme ve açıklama biçimleri, çocuk üzerinde hem doğrudan hem de dolaylı etkiler yaratabilir. Eisenberg ve arkadaşlarının (1998) vurguladığı üzere duygular bulaşıcı bir niteliğe sahiptir; bu nedenle ebeveynin sergilediği tutum, çocuk tarafından ortamdaki güvene dair bir ipucu olarak yorumlanır. Örneğin, bir annenin sergilediği olumlu duygusal ifade; çocukta, annesinin kendisinden memnun olduğu ya da ailede bir çatışma yaşanmayacağı yönünde bir güven algısı oluşturur. Benzer şekilde ebeveynlerin, çocuğun yaşadığı duygular hakkında yaptıkları sözlü açıklamalar da o anki içsel gerginliği doğrudan etkiler. Çocuğun duygularını ifade etmesine verilen sert tepkiler, çocukta yoğun bir kaygıyı tetikleyerek sosyal-duygusal gelişimi olumsuz etkileyebilirken destekleyici ve onaylayıcı açıklamalar çocuğun uyarılma düzeyini hızla düşürerek onu yatıştırır. Sonuç olarak ebeveynin her açıklaması, çocuğun iç dünyasındaki karmaşayı ya dindiren bir rehber ya da mevcut gerginliği artıran bir engel rolü üstlenir.
Çocuklukta duyguları ‘abartılı’ veya ‘yanlış’ bulunan bir birey, yetişkinliğe ulaştığında bir şey hissettiği an o duyguyla nasıl bir ilişki kuruyor?
Çocuklukta duyguları sürekli “abartılı”, “gereksiz” veya “yanlış” bulunan bir birey, yetişkinliğe ulaştığında kendi iç dünyasına karşı bir yabancılaşma yaşayabilir. Daha önce de belirttiğim gibi, aslında bu kişiler kendilerini yargılayan bir yere gelirler. Kişi bir duygu hissettiği an, bu hissin nedenini anlamaya çalışmak yerine; “Yine abartıyorum.”, “Şu an bunu hissetmemem lazım.” gibi sert bir içsel eleştiri mekanizmasını harekete geçirir. Bu durum, bireyin kendi duygusal deneyiminden utanmasına ve hissettikleri için kendisini suçlamasına neden olur. Kişi, duygularını kontrol edememeyi bir başarısızlık olarak kodladığı için, kendisine gerçekçi olmayan çok yüksek standartlar koymaya ve en küçük bir duygusal dalgalanmada bile kendine karşı aşırı yıkıcı tepkiler vermeye başlayabilir. Sonuç olarak, çocuklukta duyulan ağlayacak bir şey yok mesajı, yetişkinlikte kişinin kendi iç sesine dönüşerek, kendi duygularına duyduğu güveni zayıflatabilir.
Aile içindeki o ‘sessizce bastırılan duygular’ tutumu, yetişkinlikte karşımıza nasıl bir iç ses ve öz-eleştiri mekanizması olarak çıkıyor?
Aile içinde duyguların yüksek sesle reddedilmediği ama sessizce geçiştirildiği durumları, daha çok Linehan’ın tanımladığı “mükemmeliyetçi” veya “tipik” aile yapılarında görüyoruz. Bu ailelerde bağırış çağırış veya kaotik bir ortam olmayabilir; ancak öncelik genellikle başarı, düzen ve sorunsuzluktur. Olumsuz duyguların (üzüntü, öfke, hayal kırıklığı) dışa vurumu hoş karşılanmaz ve çocuğa sessizce “zihnin bedeni kontrol etmesi gerektiği”, yani duygularını kendi içinde, dışarı yansıtmadan tek başına halletmesi gerektiği mesajı verilir.
İşte evdeki bu sessiz beklenti; çocuk yetişkinliğe adım attığında, zihninde çok gürültülü ve acımasız bir iç sese dönüşür. Çocukken duygularını ifade ettiğinde kapsayıcı bir destek bulamayan ve sorunları “kendi çabasıyla, sessizce toparlaması” gerektiği hissettirilen birey, yetişkinliğinde de kendine aynı şekilde davranır. Bir zorluk yaşadığında veya kendini kötü hissettiğinde; “Yine zayıflık gösteriyorsun.”, “Bunu kendi başıma ve hemen halletmeliyim.”, “Bunda etkilenecek ne var?” diyen, sürekli kendisini yargılayan bir öz-eleştiri mekanizması devreye girer.
Yani geçmişteki o sessiz bastırma kültürü, yetişkinlikte kişinin kendi kendine şefkat göstermesini engelleyen, hata yapmaya tolerans tanımayan ve en ufak bir tökezlemede kendini sertçe cezalandırdığı bir iç mahkemeye dönüşür.
Çocuklukta duygusal ihtiyaçların görülmemesi veya yanlış yanıtlanması, bir yetişkinin bugün kendi açlık, tokluk ya da stres sinyallerini anlamlandırma biçimini nasıl şekillendiriyor?
Çocuklukta duygusal ihtiyaçların yeterince görülmemesi veya onaylanmaması, bireyin sadece duygusal dünyasını değil, bedeninden gelen en temel sinyalleri algılama biçimini de karmaşık bir hale getirebilir. Yapılan araştırmalara göre, bebeklikten itibaren ebeveynlerin çocuğun duygusal uyaranlarına verdiği yanıtlar, ilerideki beslenme tutumlarının temel taşlarından birini oluşturur. Eğer çocuklukta duygusal tepkiler yok sayılmış, cezalandırılmış veya küçümsenmişse; birey kendi içsel dünyasını anlamlandırmakta zorluk yaşayabilir. Bu durum, yetişkinlikte stres, kaygı veya hüzün gibi duygusal uyarılmaların; açlık veya bedensel bir ihtiyaç gibi yanlış yorumlanmasına yol açabilir. Birey, aslında duygusal bir boşluğu veya stresi dindirmeye çalışırken, bunu fiziksel bir açlık sanarak yeme davranışına yönelebilir.
Aynı zamanda, araştırmalar, çocuklukta algılanan düşük ebeveyn onayının, yetişkinlikte duygusal yeme davranışıyla yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Ancak bu ilişki genellikle doğrudan değil, bireyin duygularını yönetme becerisindeki (duygu düzenleme) güçlükler aracılığıyla ortaya çıkar. Duygularını ifade etmeye yönelik olumsuz tutumlar geliştiren veya duygularının geçersiz kılındığı bir çevrede büyüyen bireyler; yaşadıkları içsel gerginliği yatıştırmak için yemeği bir baş etme aracı olarak kullanabilirler. Özellikle sorun çözme süreçlerinin ebeveynler tarafından çok kolaymış gibi basitleştirildiği ortamlarda birey, etkili stresle başa çıkma becerilerini yeterince geliştiremeyebilir; bu boşluğu yeme davranışıyla doldurmaya çalışabilir.
Özetleyecek olursam, çocuğun duygularını yönetmeyi öğrendiği çevresel koşullar, yeme tutumlarının şekillenmesinde tek başına belirleyici olmasa da bu davranışların gelişimini etkileyen en önemli psikososyal faktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Kendi açlık, tokluk veya stres sinyallerini doğru okuyabilmek, aslında çocuklukta o sinyallere verilen “onay” ve “rehberlik” ile bağlantılı görünmektedir.
Yıllarca kendi duygularını bastırmayı öğrenmiş bir yetişkin için, o katı iç sesi daha şefkatli bir hale getirmek nasıl bir süreç gerektirir ve bu değişimin kalıcı olması için hangi genel çözüm yollarına odaklanılmalıdır?
Yıllarca kendi duygularını bastırmayı ve geçersiz kılmayı öğrenmiş bir yetişkin için bu dönüşüm, aslında bir öğrendiğini unutma ve yeni bir içsel dil inşa etme sürecidir. Bu katı iç ses, çoğu zaman geçmişteki onaylamayan çevrenin zihinde bıraktığı bir tortudur; bu nedenle değişimin ilk adımı, bu sesin kişinin kendi öz gerçeği değil, öğrenilmiş bir savunma mekanizması olduğunu fark etmesiyle başlar. Kalıcı bir değişim için odaklanılması gereken en temel nokta, bireyin kendi kendinin onaylayıcı çevresi olmayı öğrenmesidir. Bu süreçte kişi, bir duygu hissettiği an devreye giren “Yine abartıyorsun.” şeklindeki otomatik yargılayıcı sesin yerine, “Şu an böyle hissetmemin bir nedeni var ve bu his oldukça anlaşılır.” diyen şefkatli bir kabulü koymalıdır.
Duyguyu bir zayıflık veya hata değil, hayati bir bilgi kaynağı olarak görmek, o katı öz-eleştiri mekanizmasını zamanla yumuşatır. Bu dönüşümün kalıcı hale gelmesi için ise sadece farkındalık yetmez; duyguların bedendeki sinyallerini tanımak ve onları yönetebilecek “duygu düzenleme” becerilerini adım adım inşa etmek gerekir. Kişi, hissettiği yoğun duygular karşısında artık savunmasız olmadığını ve bu duyguları bastırmadan da düzenleyebileceğini deneyimledikçe, kendine olan güveni yeniden gelişir. Nihayetinde bu yolculuk; bireyin hata yapma hakkını kendine tanıması ve başarısızlık karşısında kendine, acımasız bir yargıç gibi değil, yaralı bir dosta yaklaşır gibi şefkatle yaklaşabilme becerisini kazanmasıyla tamamlanır.
Bu köklü yolculukta Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve Diyalektik Davranışçı Terapi (DDT) gibi yaklaşımlar; hatalı düşünce kalıplarını kırmak, duyguları isimlendirmek ve öz-şefkat geliştirmek konusunda çok güçlü araçlar sunar. Bir uzman eşliğinde, o eski “onaylamayan çevrenin” izlerini silmek ve yerine “onaylayıcı bir iç çevre” inşa etmek, bireyin hem kendisiyle hem de dünyayla kurduğu bağı çok daha sağlıklı ve dirençli bir zemine taşır.
Geçmişin izlerini taşıyan birinin, bu deneyimleri kendi çocuklarına aktarmamak adına ebeveynlik yaklaşımlarında ne gibi değişimlere odaklanması faydalı olabilir?
Geçmişin izlerini taşıyan bir ebeveyn için bu döngüyü kırmak; her şeyden önce kendi çocukluk hikâyesine cesaretle bakabilmeyi ve “Benim yaşamadığım onayı çocuğuma nasıl verebilirim?” sorusuna yanıt aramayı gerektirir. Literatürde “onaylayan aile” modeli olarak tanımlanan yapıya yönelmek, bu değişimin temel taşıdır. Bu süreçte ebeveynin odaklanması gereken ilk nokta, çocuğunun duygusal ifadelerini birer problem veya kontrol edilmesi gereken birer uyumsuzluk olarak görmek yerine, bunları çocuğun iç dünyasından gelen kıymetli mesajlar olarak kabul etmektir. Çocuğun yaşadığı öfke, üzüntü veya hayal kırıklığı karşısında onaylamayan ifadelerden kaçınıp onun duygusunu isimlendirmesine yardımcı olmak ve bu hissin nedenini anlamaya çalışmak, sağlıklı bir duygu düzenleme becerisinin temelini atar.
Kalıcı bir değişim için ebeveyn, onaylamayan aile yapılarındaki o başarı odaklı ve duyguyu bastıran tutumdan uzaklaşarak; çocuğun sadece başarısı veya uyumu üzerinden değil, olduğu hâliyle ve tüm duygularıyla kabul edildiği bir güven ortamı inşa etmelidir. Bu, yaşamın getirdiği zorlukları aşırı basitleştirmeden ve çocuğun karşılaştığı engelleri küçümsemeden ona rehberlik etmeyi içerir. Geçmişin izlerini taşıyan bir ebeveynin kendi duygu düzenleme süreçleri üzerine çalışması ve gerektiğinde profesyonel bir destek alarak kendi iç sesini şefkatli hale getirmesi, çocuğuna bırakabileceği en büyük mirastır. Unutulmamalıdır ki bir ebeveynin kendi duygularına gösterdiği şefkat ve anlayış, çocuğunun dünyasında da yankı bulacak ve nesiller arası aktarılan katı zinciri kıracak en güçlü araç olacaktır.