Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Bildirimler Arasında Kaybolan Tefekkür / Semih Aslan

Bu Yazıyı Paylaşın:
Bildirimler Arasında Kaybolan Tefekkür / Semih Aslan

Geçtiğimiz günlerde telefonumu elime aldığımda küçük ama düşündürücü bir şey fark ettim: Aslında telefona neden baktığımı bilmiyordum. Bir mesaj mı gelmişti, bir habere mi bakacaktım, yoksa sadece alışkanlıkla mı ekranı açmıştım? Birkaç saniyelik bu durum bana, gün içinde farkında olmadan ne kadar çok dikkat dağıtıcı şeyin arasında yaşadığımızı düşündürdü.

Çağımızın en büyük sorunlarından biri, sadece hayatımızın hızlanması değil; zihnimizin sürekli meşgul hâle gelmesidir. Eskiden insanın düşünmek, hayal etmek ve kendi içine dönmek için daha fazla zamanı ve fırsatı vardı. Şimdi ise en küçük boşluklarımızı bile bir ekranla bir bildirimle dolduruyoruz. Beklerken, yürürken, hatta bazen sevdiklerimizle sohbet ederken bile dikkatimizi başka yerlere yöneltebiliyoruz.

Bunun sonucunda fark etmeden kaybettiğimiz şeylerden biri de tefekkürdür. Çünkü tefekkür, insanın durabildiği, kendisiyle baş başa kalabildiği ve gördükleri üzerinde düşünebildiği zamanlarda gelişen bir olgudur. Sürekli dışarıdan gelen seslere kulak veren bir zihin, zamanla kendi içindeki sesi duymakta zorlanabilir.

Kur’an-ı Kerim’in insanı sık sık düşünmeye davet etmesi bu açıdan oldukça önemlidir. İnsan sadece bakan değil; gördüğü üzerinde düşünen, anlam arayışına giren bir varlıktır. Gökyüzüne, tabiata, kendi yaratılışına ve hayatın içindeki sayısız nimete baktığında daha derin bir idrake ulaşır. Çünkü tefekkür, sadece aklın değil, kalbin de görünmez bir faaliyetidir.

İnsan, tarihin hiçbir döneminde şimdiki kadar hızlı bir bilgi akışının içinde yaşamadı. Dünyanın farklı yerlerinde yaşanan gelişmelere saniyeler içinde ulaşabiliyor ve sayısız bilgiye kolaylıkla erişebiliyoruz. Ancak bütün bu imkânların içinde fark etmeden kaybettiğimiz bir şey var: Sessizliğe bürünüp düşünme hâli.

Genellikle boş kaldığımızda dinlenmek yerine yeni bir meşguliyet arıyoruz. Birkaç dakikalık bekleyişte telefona bakıyor, sessizlik anlarını hemen bir görüntü veya sesle dolduruyoruz. Belki de en büyük yorgunluğumuz bedenimizin değil, zihnimizin yorgunluğudur.

Çağımızın en büyük imtihanlarından biri dikkatimizi koruyabilmektir. Çünkü dikkatini koruyan insan zamanını, zamanını koruyan insan ise ömrünü korur. Ömrümüzü anlamlı kılan şey ise yalnızca ne kadar yaşadığımız değil; yaşadıklarımızın farkında olup olmadığımızdır.

Bugün ihtiyacımız olan şey teknolojiden tamamen uzaklaşmak değil; onun karşısında bilinçli durabilmektir. Mesele telefonun elimizde olması değil, kalbimizin neye bağlandığıdır. İnsan teknolojiyi kullanabilir; fakat teknolojinin insanı yönetmesine izin vermemelidir.

Teknolojinin içinde yaşarken tefekkür etmek için uzaklara gitmemize gerek yoktur. Bazen bir çiçeğin açışında, bir annenin duasında, bir çocuğun masum bakışında veya yaşlı bir insanın yüzündeki hayat izlerinde nice anlamlar gizlidir. Ancak bunları fark edebilmek için acele eden gözlerden değil, düşünen bir kalpten bakmak gerekir.

Bugün kendimize şu soruları sormamız gerekiyor:

- Gün içinde ne kadar gerçekten kendimizle baş başa kalabiliyoruz?

- Bir ayeti okurken onun üzerinde ne kadar düşünüyoruz?

- Sahip olduğumuz nimetlerin farkına varmak için ne kadar zaman ayırıyoruz?

İnsan, sürekli yeni şeyler görmekle değil; gördüklerinin anlamını kavramakla derinleşir. Bu sebeple bazen bir bildirimi kapatmak, sadece telefonun sesini azaltmak değildir. Belki de o küçük sessizlik, insanın kendi kalbinin sesini yeniden duyması için bir fırsattır.

Ben inanıyorum ki insan, kaybettiği huzuru daha fazla şey elde ederek değil; sahip olduğu güzellikleri yeniden fark ederek bulacaktır. Bu yazıyı okurken kalbimizi yeniden tefekküre açmanın ilk adımı, dünyanın sesini biraz kısmak ve içimizde hâlâ konuşmaya devam eden o ince sesi dinlemektir.

Son olarak diyebiliriz ki, modern insanın yeniden öğrenmesi gereken şey, sadece daha çok görmek değil; görünenlerin arkasındaki anlamı fark edebilmektir. Zira bakmak gözün, görmek ise kalbin işidir.