Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

vakiftemmuz2026

Aynadaki Nesil

Bu Yazıyı Paylaşın:
Aynadaki Nesil

Çocuklarımızı huzurla gönderdiğimiz okullar ve özgürce koşturmalarını dilediğimiz sokaklar, ne yazık ki bugünlerde büyük bir vahşetin ve derin bir endişenin gölgesinde kalmış durumda. Zihinlerin ve kalplerin nereye evrildiğini anlamaya çalışırken, son zamanlarda çocuklarımızın güvenle gittiği bu mekânlarda yaşanan hadiselerle sarsılmış vaziyetteyiz. Gerçekleştirilen saldırıların ardından acı bir tabloyla karşılaştık; sergilenen bu vahşetten keyif alan, masum insanların canının yanmasını bir oyun gibi gören büyük bir genç kitle mevcut. İnsanların korku ve acı içinde olması onlar için sadece bir zevk unsuru haline gelmiş. Bu kaos ortamından beslenerek, kendi kurdukları o karanlık dünyada “kral” olma çabası içindeler.
Bu gençlerin tek bir gayesi var: Kendi sanal âlemlerinde o dünyanın insanları tarafından kabul görmek, sevilmek, değerli hissetmek ve sahte bir başarı hissini tatmak. “O dünya” dediğimiz yer, aslında hem aramızda hem de bizden fersah fersah uzak bir yer ve zaman barındırıyor. Bedenen bizimle aynı sofraya oturuyor, aynı sınıfta ders dinliyor, aynı sokakta yürüyorlar; fakat aslında ruhları tamamen kendi oluşturdukları o hayalî âlemde geziniyor. Yanı başımızda olmalarına rağmen zihinleri sadece orayı arzuluyor. Tek istekleri bir an evvel eve gidip odalarının kapılarını kapatmak ve o sanal dünyanın kapılarını sonuna kadar açmak. Kontrolsüz ve sansürsüz oyun platformlarında, her yaştan ve her milletten insanla hiçbir otoriteye tabi olmadan muhatap oluyor, bu sınırsızlık içerisinde yavaş yavaş kendilerini kaybediyorlar. İnsanlıklarını, bir ekranın soğuk ışığında yavaş yavaş kaybediyorlar. İnsan olmanın o asil erdemini, güzel ahlaklı olmanın ulvi hazzını hiç tadamadan; sadece ekranların ardındaki canavarlaşmış figürlere körü körüne bağlı bir hayat sürerek, ömürlerinin en verimli, en taze çağlarını feda ediyorlar.
Üzülüyoruz; ancak bu sadece pasif bir keder değil, bir uyanışın sancısı olmalı. Bu meseleyi dert edinmeli, uykularımızı kaçırmalıyız. Zira aklı başında olan, kalbinde hüznü taşıyan her insan; toplumun büyük bir uçurumun eşiğinde sürüklenmekte olduğunu açıkça görür. Bu yangından yüce milletimizi ve istikbalimizin teminatı olan o nadide çocuklarımızı kurtarmanın yollarını aramalıyız. Aramalıyız, çünkü bu sadece bir tercih değil, bu topraklara ve o çocukların yarınlarına olan borcumuzdur.
Unutmamalıyız ki; bu toprakların mayasında, en karanlık geceleri şafağa ulaştıran o muazzam irade saklıdır. Çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla topyekûn bir varoluş mücadelesi veren, imkânsızlıklar içinde bir destan yazan bu aziz millet, Kurtuluş Savaşı’nda bir ve beraber olmanın ne demek olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Yoklukta bile pes etmemenin, en çetin şartları imanın gücüyle zorlamanın ve hürriyet uğruna kenetlenmenin şanlı bir örneğini tarihe kazımıştır.
Peki, o şanlı direnişin ruhundan bugüne neler değişti de biz bu uçurumun kenarına geldik? Ne yazık ki geçen zaman, sadece teknolojik bir ilerleme değil, değerlerimizde de derin bir erozyon getirdi. Sosyolojik ve ekonomik değişimlerin hızıyla beraber, bir zamanlar bizi birbirimize sımsıkı bağlayan o kadim aile bağları zayıflamaya; yerini bireysel, kopuk ve çıkarcı bir anlayışa bırakmaya başladı. Medya, dizi ve filmler aracılığıyla evlerimize sızan yozlaşmış hayat tarzları, ahlaki değerlerimizi sinsice kemirirken, bizi biz yapan manevi dinamiklerden ve inancımızın koruyucu zırhından her geçen gün biraz daha uzaklaştırdı. Sosyal medya platformlarında hiçbir denetime tabi tutulmadan paylaşılan içerikler ise adeta birer yeni norm haline geldi. Evlatlarımız, ruhlarını besleyecek erdemli örnekler yerine; ekranlarda boy gösteren bu kontrolsüz ve içi boş figürleri model alır oldular.
Geldiğimiz nokta maalesef budur: Denetimsiz bir dijital evrenin ortasında, doğru ile yanlışı ayırt etme yetisi zayıflamış, ahlaklı bir kişilik inşa etme fırsatı adeta elinden alınmış bir gençlik... Kendi değerlerine yabancılaşan bu çocuklar, o kirli akışın içinde sağlam bir karakter ortaya koyamıyor ve rüzgârın önündeki bir yaprak gibi meçhule savruluyorlar.
“Bu nesil nereye gidiyor, gençler neden bu kadar duyarsızlaştı?” diye hayıflanırken, acaba biz onların gözünde nasıl birer model olarak duruyoruz? Kendi hatalarımızın üzerini örtüp, tüm bu yozlaşmanın yükünü ve suçlamasını sadece gençlerin omuzlarına mı bırakıyoruz? Zira bugün dert yandığımız tablonun temelinde, tezatlarla dolu bir ebeveynlik ve yetişkinlik yatıyor. Çocuğuna “yalan söyleme” diye tembihleyip hemen ardından çalan telefona “yok de” diyen; “kitap oku” tavsiyesi verirken elinden telefonunu bir an olsun düşürmeyen bizlerin, o çocukların dünyasında ne kadar inandırıcılığı kalabilir? Evin içinde, sofrada, hatta misafirlikte bile gözü sürekli bildirimlerde olan bir yetişkinin, çocuğuna ekran bağımlılığı üzerine verdiği nasihatler, havada asılı kalan boş kelimelerden öteye geçmez.
İşte bu çelişki, çocuklarımızın zihnindeki o sağlam karakter inşasının önündeki en büyük engeldir. Bizler değerlerimizi yaşamak yerine sadece anlatmayı seçtikçe, onlar da bizdeki bu samimiyetsizliği seziyor ve aradıkları o gerçek aidiyeti sanal dünyada bulmaya çalışıyorlar. Kendi hayatımızda disipline edemediğimiz bir alışkanlığı, onların dünyasından söküp atmaya çalışmak ne kadar gerçekçidir? Sosyal medyadaki o karanlık akışa karşı koyacak bir irade bekliyorsak; önce o iradenin tohumlarını kendi yaşantımızla biz ekmeli, önce biz aynadaki yansımamızı düzeltmeliyiz.
Çocuklarımız neden oradalar? Neden gerçek dünyanın sıcaklığını, o soğuk ekranların arkasındaki karanlığa tercih ediyorlar? Cevabı aslında çok uzaklarda aramaya gerek yok: Onlar, bizim yanımızda bulamadıkları o temel duygusal ihtiyaçların peşindeler. Her insan, fıtratı gereği bir yere ait olmak, sevilmek, onaylanmak ve başarı duygusunu tatmak ister. Ancak bizler; kendi telaşlarımızla, ellerimizden düşürmediğimiz telefonlarımızla ve çelişkili tavırlarımızla onların etrafında öyle bir duygusal boşluk bıraktık ki, onlar da bu boşluğu sanal dünyaların sahte pırıltılarıyla doldurmaya mecbur kaldılar.
Gerçek hayatta kendini görünmez hisseden, bir türlü takdir edilmeyen ya da sadece başarı odaklı bir sevgiyle karşılanan bir genç için o sanal platformlar birer can simidi halini alıyor. Orada kurulan o dünyada, attığı bir adımla “kral” olabiliyor; tanımadığı binlerce insan tarafından kabul görüp, bir topluluğun parçası olduğu hissettiriliyor. Bizim yanımızda bulamadığı değerli hissetme duygusunu, o kontrolsüz mecralarda sahte bir kimlikle tatmaya çalışıyor. Onlar için bu sadece bir oyun ya da vakit geçirme aracı değil; eksik kalan ruh parçalarını tamamlamaya çalıştıkları, kuralları kendilerinin koyduğu hayali bir sığınak. Ancak ne yazık ki, o sığınak zannettikleri yer; onları bizden, değerlerimizden ve en nihayetinde kendilerinden koparan dipsiz bir kuyuya dönüşüyor.
Aslında kurtuluş, çok uzağımızda değil; ruhumuzun derinlerinde ve medeniyetimizin köklerinde saklı. İslamiyet’in o zarif ruhu ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (bk. Muvatta, Husnü’l Halk, 8; Müsned, 2/381) sözü, bize asıl hedefimizi hatırlatıyor. Bizler evlatlarımızı yetiştirirken onları sadece birer başarı makinesi olarak görmekten vazgeçmeli; derslerinden ve kariyer hedeflerinden çok daha önce, onlara “insan olmanın” ve “mü’min olmanın” o ulvi hazzını aşılamalıyız.
Her şeyin bir parmak dokunuşuyla, zahmetsizce ve ruhsuzca önümüze serildiği bu hazır dünyada; biz en çok emeğin o kutsal tadını unuttuk. Artık kâğıda dokunmanın, bir resim için günlerce uğraşıp ter dökmenin o kıymetli yorgunluğundan uzağız. Oysa hatasıyla, eksiğiyle, fırça darbesinde saklı olan, ruhumuzun izini taşıyan özgün bir eser ortaya koymanın hazzı, hiçbir dijital mükemmellikle kıyaslanamaz. Her şeyin bu kadar yapaylaştığı bir çağda çocuklarımıza yeniden; bir ağacı izlemenin huzurunu, sessizce tefekkür etmenin derinliğini ve elleriyle, gönülleriyle bir şeyler inşa etmenin o eşsiz tadını öğretmeliyiz.
Toplumu bu uçurumdan kurtaracak olan yegâne güç, ekranın sunduğu hazır ve ruhsuz kalıplardan uzaklaşmış, kendi karakterinin ve emeğinin özgünlüğünden güç alan ahlaklı kişiliklerdir. Bir çocuğun sadece başarılı olması yetmez; o başarının içine merhameti, dürüstlüğü ve alın terini yerleştiremezsek, o zekâ sadece ruhsuz bir güce dönüşür. Gayemiz; güzel ahlakı içselleştirmiş ve toplum için güzel işler yapacak bir nesil inşa etmek olmalıdır.